Yaşar Özkan Hakkında

1932 yılında Nevşehir-Avonos’a bağlı Göynük köyünde doğdu.
İlkokulu köyünde tamamladıktan sonra, 1950 yılında Tophane Sanat Okulundan ve 1955 yılında da o zaman ki adıyla “İstanbul Teknik Okulu” şimdiki “Yıldız Teknik Üniversitesi” Makine Mühendisliği bölümünden mezun oldu.


ozkan@yasarozkan.com

 

2638 defa okundu.

İnsan Beyni En Gelişmiş ve Bağımsız Bir Beyin Mi

6 Ekim 2012 Cumartesi günü Karadeniz TV’de, deneyimli Gazeteci, Yazar ve Usta Programcı Hulki Cevizoğlu’nun yönettiği meşhur “Ceviz Kabuğu” programında Bilkent Üniversitesi Öğretim Görevlisi Anooshirvan Miandji ile yapılan çok kaliteli ve doyurucu bir programı sabah 03:30’a kadar gözümü kırpmadan büyük bir ilgi ve dikkatle izledim. Program boyunca Anooshirvan Miandji felsefeden, sağlığa, sağlıklı ilaç kullanımına, bilinç ve algılama kavramlarına kadar bir çok konuda pek çok değerlendirmelerde bulundu. Ancak ana konu insan beyni, beynin gelişmişliği, yaratıcılığı ve düşünce gücüyle ilgili açıklamalardı.

Anooshirvan Miandji, insan beyninin geliştirdiği düşünce kavramı ile insanların artık uzayın en uzak bölgelerine kadar uzanabilen teleskopları icat ettiğini, evren hakkında her türlü bilgiyi elde ettiğini bu düşünme yeteneği ile her şeyi incelediğini ve teknolojik gelişmeyi sağladığını çok akıcı ve anlaşılır bir dille açıkladı. Yani insan beyni kapasitesinin çok az bir kısmını takriben % 10’nu kullanmasına rağmen, tüm canlılar arasında en gelişmiş bir beyindir sonucuna varıldı.

Şimdi gerçekten bu böyle mi? Bunu irdelemeye çalışalım. Diğer bazı canlıların beyin kabiliyetleri ile insan beyninin kabiliyetlerini mukayese edelim. Bütün bu beyinlerin ilişkili olduğu temel kaynağa bakalım.

Bilindiği gibi canlıların beyin hacimleri veya ağırlıkları bu canlıların vücut ağırlığına göre değişmektedir. Daha büyük vücuda sahip canlıların beyinleri daha büyük ve beyinlerin içerdiği nöron (hücre) sayıları da çok fazladır.

Balinanın beyin ağırlığı takriben 9.000 gram, nöron sayısı 10,3 milyar ad.
Filin beyin ağırlığı 5.000 gram, nöron sayısı 11 milyar ad.
İnsan beyni ağırlığı 1300 – 1600 gram, nöron sayısı 100 milyar ad.
Karıncaların beyin ağırlığı 0,3 mg., nöron sayısı 1 milyon ad.
Arıların beyin hacmi 0,74 mm³ yaklaşık 0,46 mg., nöron sayısı 960.000 yaklaşık 1 milyon ad.
Sivrisineklerin beyin ağırlığı çok daha küçük, nöron sayısı 100.000 ad.

Bu tablodan da görüldüğü gibi canlıların davranış ve kavrayışları beyin ağırlıkları ve nöron sayıları ile orantılı ve ilgili değil. Ortalama 1400 gram beyin ağırlığına ve 100 milyar beyin hücresine (nörona) sahip insan, kendinden çok daha büyük beyne sahip fil ve balinadan çok üstün özelliklere sahip. Diğer taraftan miligram seviyesinde beyin ağırlığına milyon mertebesinde nörona sahip olan karıncalar, arılar ve sivrisinekler de insanda olmayan üstün meziyetlere ve yeteneklere sahip. O zaman beynin çalışmasını ve sistematiğini yürüten sadece beynin yapısı ve nöronların çokluğu ve nöronların ilişkisi değil. İşin içine giren başka soyut kavramlar var demektir. Ancak bilim soyut kelimesini pek sevmez ve üzerinde durmaz. Bilimsel anlayışa göre, bir şeyin bilimsel olması için somut sonuçları olması lazım. Yani hesaplanabilir, ölçülebilir, gerekirse dokunulabilir, tartılabilir, laboratuvarda deneylenebilir ve çıkan sonucun uygulanabilir olması gerekir. Yani tümüyle maddeseldir.

Şimdi insanlar, karıncalar, arılar ve sivrisinekler arasındaki bazı farklılıklara, küçük böceklerin insanlara üstün olan taraflarına bakalım.

A- İNSANLAR

İnsan beyni düşünme kabiliyetinin ve düşünme sonucu sahip olduğu yaratıcılığın, icatların, keşifler ve çeşitli gelişmelerin yanında bazı sınırlamalara ve zafiyetlere de sahiptir.



nm=nanometre
nanometre=metrenin milyarda biri

Evrende her şey dalga şeklinde ve muhtelif dalga boyunda ışınlar halinde yayılır. Gözümüze gelen bu ışın dalgalarının 400nm ile 700nm dalga boyuna isabet eden çok ufak bir kısmını, gözümüz vasıtası ile beynimiz algılar ve bize hangi rengi, neyi, nasıl bir şey gördüğümüzü bildirir. Yani ne gördüğümüzün kararını beynimiz verir. Gördüğümüz şey esasında şekilde görüldüğü gibi görülebilen alanın çok ufak bir bölümüdür. Yani görülmesi gereken gerçeğin kendisi ve tamamı değil, bir kısmıdır. Beynimizin algılama kapasitesi oranında görüyor, diğerlerini göremiyoruz. Neticede görme fakiriyiz ve beyin kapasitemizi kullanabildiğimiz kadarı tüm gerçeği görmemize yetmiyor. Yahut da beyinlerimiz buna göre programlanmış. Ancak belirli şeyleri görmemize izin verilmiş.

Algılarımız sınırlı. Bazı istisnai kişi ve olaylar hariç geleceği göremiyoruz. Gelecekte olabilecek olan olayları, depremleri, bazı kazaları ve hastalıkları önceden algılayamıyoruz. Ancak yaşadıklarımızın farkındayız. Yani farkındalıklarımız da zayıf. Bazı hayvanlar bunları algılayabiliyor.

İnsanlık var olduğu günden beri toplumları eşit olarak mutlu ve huzurlu edecek bir düzeni kuramamış. Sosyal yapılanma bakımından neredeyse bütün hayvanlardan, böceklerden ve kanatlılardan çok gerideyiz. İnsanlığın kurabildiği ve adına demokrasi dediği sözde en gelişmiş olan bugünkü sistem ise, adaletten yoksun, alavere, dalavere ile insanları oyalayan, insanlar arasında dengesizlik, huzursuzluk ve uçurumlar yaratan bir düzendir ve böcekler alemine göre çok ilkeldir. Beynimiz bu konuda yetersizdir.

Canlılar arasında en yüksek egoya sahibiz. Toplumun geleceğine ve devamına yönelik değil, şahsi menfaatlerimizi korumaya programlanmışız.
Güç ve servet elde etmek için acımasızca fertleri , insan ve diğer canlı toplumlarını ve çevreyi yok edebiliyoruz. Beyinlerimiz bunları önlemekte yetersizdir.

Diğer tüm canlılardan üstün tarafımız, düşünebiliyoruz. Bu düşünce gücüyle konuşmayı, yazmayı öğrenmişiz. Konuşup, yazmaya başladıktan sonra da bilimsel olarak, teknolojik olarak çok ilerlemişiz. Maddi olarak çok gelişmişiz ve gelişmeye devam ediyoruz. Bu maddi gelişme sonucu dünyada bütün canlılar üzerinde hatta insanların büyük bir kısmı üzerinde hakimiyet kurarak despotlaşmışız. Ancak adil bir düzen kurulması için hiçbir şey yapmamışız ve yapamıyoruz.

İnsanlar o kadar bencil ki, günlük yaşamlarını refah ve zenginlik içinde geçirmek, şöhret olmak için hiçbir değere saygı göstermiyorlar. Üzerinde yaşadıkları Dünya’yı ve çevreyi talan ediyorlar. Korkunç derecede artan nüfusun; yaşamı tehdit etmeye başlamış olan çevre kirliliğinin ; dozajı her gün artarak devam eden küresel ısınmanın Dünya’nın sonunu getirmeye doğru gittiğini göre göre yaklaşan bu felaketler karşısında bile örgütlenip tedbir almıyorlar. Hiçbir şey olmuyor veya olmayacakmış gibi bencil yaşamlarına devam ediyorlar. Bu nasıl bir insan beyni ki bu konularda insanların doğru yöne gitmesinde bir programı olmasın.

Daha pek çok olumsuzluklarla dolu olan insan yaşamını yöneten beyin pek de masum ve mükemmel bir beyin değildir.

B- KARINCALAR

Karınca beyni insan beyninden ağırlık bakımından 4 milyon kere ve nöron sayısı bakımından da 100.000 kere daha küçüktür.

Sosyal düzenin kurulması ve yönetilmesi bakımından, insanlarla mukayese edilmeyecek kadar çok ileri seviyededirler.

Onların yaşamında öncelik ferdin menfaatinde ve yaşamının devamında değil, toplumlarının ve nesillerinin devamlı var olmasındadır. Bu yüzden de karıncalar Dünya üzerinde 100 milyon yıldan beri varlar. Nesillerini hiç bozulmadan devam ettiriyorlar.

Yerin 6 m. Derinliklerine kadar ulaşan yuvaları planlama ve yapım bakımından birer mimari ve mühendislik harikasıdır. Her şey kullanışlılık ve ekonomik kıstaslara göre düzenlenmiştir. Yuva sıcaklığı ve nem oranları daima sabit tutulmuştur. Mükemmel bir havalandırma sistemi vardır. Yağmur ve sel felaketlerine karşı korunmalıdır. Yuva içinde yatay ve dikey şekilde açılmış olan tüneller yaşam alanlarını birbirine bağlar. Yaşam alanlarında yetişkinler ve larvalar için odalar, gıda depoları, toplantı meydanları bulunur. Gerek tüneller, gerekse odalar ve depolar ile meydanların inşası ve planlaması birer teknoloji harikasıdır. Her şey matematik hesaba dayanır. Yuvada tamamen doğal enerjilerden istifade edilir. Bunlar birer yuva değil, karınca şehirleridir. Bugüne kadar insan beyni bu kadar sade ve bu kadar fonksiyonel bir yerleşim yeri kuramamıştır. İnsanların kurdukları şehirler ve yerleşim alanları ortadır. İnsanlar buralarda pek çok olumsuzluk ve düzensizlik içinde yaşarken, karıncalar tam bir uyum ve şaşmaz bir adaletli düzen içerisinde milyonlarca yıldır yaşıyorlar. Gelin bu kendi düzenlerini kuran insanlar ile karıncaların beyinlerindeki farklılığa bakın. İnsan beyni karıncalardan daha iyi çalışıyor deyin.

Karıncalar arasında müthiş bir idari düzen vardır. Görev bakımından üç sınıfa ayrılmışlardır.

Birinci sınıfta, kraliçe ve erkek karıncalar bulunur. Bunların görevi sürekli üremeyi sağlamaktır.

İkinci sınıfta asker karıncalar bulunur. Bunların görevi de koloninin korunması, yeni yaşam alanlarının ve avların bulunması, gerekirse hasımlarla savaşılması.

Üçüncü sınıf ise, işçi karıncalardır. Bunlar kraliçeye ve yavrulara bakar, onları temizler, besler, yuvanın temizliğini yapar. Yuvada yeni yerleşim odaları ve depo yerleri açarlar. Askerlerin bulduğu avları yuvaya taşırlar. Bu karıncalar da kendi aralarında görevliler oluştururlar ve gruplara ayrılırlar. Bu gruplarda köleler, hırsızlar, üreticiler, inşaatçılar, yiyecek toplayıcılar bulunur.

Öyle bir idari düzen kurarlar ki, başlarında ne cumhurbaşkanı, ne başbakan ve hükümet, ne de kumandan olmamasına rağmen her fert görevini kusursuz yapar. Gelin de bu düzeni insanlarla kurun bakalım.

Her fert yuvalarını ve kolonilerini korumak için tereddüt etmeden kendini feda eder. Tehlike anında kaçıp canını kurtarmak yerine ölüm pahasına görevini yapar. Hiçbir zaman karıncalarda ego denen şey yoktur. Yiyecekler eşit paylaşılır, kraliçe ve yavrulara daha bir özenle bakılır. Hatta fertler gerektiğinde topluluğun menfaati için daha zor görevler üstlenir. Çalma, yiyecek saklama ve kişisel menfaat edinme diye bir şey yoktur. Haydi bütün bunları insanlara yaptırın bakalım.

Karıncalar üstün kaliteli yuvaları hesaplayan iyi matematikçi, iyi inşaatçı olmalarının yanında, iyi kimyagerlerdir. Harplerde ve tehlike anlarında kullanılmak üzere zehirli maddeler ürettikleri gibi buldukları yemleri işaretlemede, yemleri taşıyacakları güzergâhları belirlemekte kullandıkları kimyasalları da üreterek vücutlarında taşımak suretiyle, yemlerin güzergâhları üzerine kokulu işaretler bırakırlar. Zira karıncalar dokunma ve koku yoluyla haberleşir ve anlaşırlar.

Karıncaların insana benzeyen tek yönü savaşçı olmalarıdır. Savaşlarda birbirlerine karşı büyük hileler ve taktikler uygularlar. Kendi kolonileri arasında ne kadar adil ve fedakâr iseler, aksine başkaları ile yaptıkları savaşlarda çok barbar ve acımasızlardır. Hedefleri hasımlarını tümüyle yok etmektir. Bazı cinsler işgal ettikleri diğer karınca yuvalarındaki larvaları kendi yuvalarına taşıyarak, bu larvalardan çıkan karıncaları ömür boyu esir olarak çalıştırırlar. Ağır işleri bunlara yaptırırlar. Gelinde bu minicik 0,3 mg’lık karınca beyinlerinin marifetlerini küçümseyin.


C- ARILAR

Arılar da karıncalar ve termitler gibi sosyal böcekler sınıfındandır. Bunların beyinleri ağırlık bakımından karıncalardan biraz daha büyük olmanın yanında nöron sayısı bakımından aşağı yukarı aynıdır. Arılar da büyük matematikçi ve kimyacıdır.

Arı kovanında kraliçe arı her gün 1500-2000 yumurta yumurtlar. 3 gün sonra bu yumurtalardan beyaz kurt şeklinde arı larvası çıkar. Bu larvalarda 3 gün süreyle dadı arılar tarafından arı sütü ile beslenerek ilk ağırlıklarının 1500 katına çıkarlar. 3. günün sonunda yani yumurtadan çıkıştan 6 gün sonra larva yemeyi keser 7’nci günü dadı arılar larvayı bulunduğu hücrenin içine kapatırlar. Larva hücre içinde kendi ürettiği bir kimyasal madde ile kendi etrafına bir koza üreterek kendini bu koza içinde hücreye hapseder. Bu kozanın bir özelliği hava ile temasında hemen sertleşmesinin yanında kuvvetli bir bakteri öldürücü ve her türlü enfeksiyon önleyici oluşudur. Yüksek teknolojili bir kimyasal üretimdir. 3 hafta bu hücrede koza içinde yaşayan larva, 3 hafta sonra hücre kapağı yırtılarak buradan kanatlı arı olarak çıkar. Bu olayın diğer bir enteresan yanı, larvayı 3 gün süre ile arı sütü ile besleyen dadı arılar, her gün kovanda yeni 1500 – 2000 larva ilaveten gelmesine rağmen her bir larvanın 3 günlük beslenmesine şaşırmadan, aksatmadan çok düzenli bir şekilde yapmalarıdır. Nasıl bir hafıza, nasıl bir beyindir.

Hücreden kanatlanarak çıkan arının 50 – 60 gün yaşam süresi vardır. Herhalde ömrü kısa olduğu için, hücreden ilk çıktığı andan itibaren daha yavru olan arı her şeyi önceden biliyor ve yeterli tecrübeye sahip olarak, bilinçlenmiş bir şekilde kovan içinde diğer arılarla beraber çalışmaya başlıyor.

En enteresan tarafı, kozadan çıkan bu yavru arıların, hemen kovanda diğer arılarla beraber matematik harikası ve mucizesi olan altıgen prizma şeklindeki petekleri kusursuz bir şekilde örmeye ve kimyasal olan petek mumlarını üretmeye başlamalarıdır.

Bu arılar ister sepet kovanlar, ister ahşap kovanlar, isterse şekilsiz ağaç ve kaya kovukları olsun, sürü halinde kovanların veya kovukların kenarlarından başlayarak içe doğru petekleri örerek , merkezde kusursuz bir şekilde birleştirirler. Ördükleri petekler öyle hassas ki, petek gözlerinin genişliği 5,2 – 5,4 mm arası ve duvar kalınlığı tamı tamına hepsinde eşit bir şekilde 0,07 mm’dir. Her bir göz 0,283 gr. Bal almaktadır. Bu petek imalatında uygulanan tolerans binde ikidir. Çok yüksek bir tolerans. Peki bu arılar bu işi nasıl yapabilmektedirler? Yüzlerce arı kovanının kenarından başlayıp kusursuz bir şekilde ürettikleri petek gözlerini ortada, merkezde kusursuz bir şekilde, birleşme noktasında dahi aynı hacimde göz oluşturmalarının hesabının en gelişmiş bilgisayarlarla dahi yapılması mümkün görünmüyor iken, arılar bu hesabı nasıl ve hangi beyin gücüyle yapıyorlar, bunu anlamak mümkün değil. Eğer bu işe merkezden başlayıp kenara doğru gidiyor olsalar belki bunun bir izahı bulunabilir. Ama düzgün olan veya olmayan dış yüzeylerden tayin edilen bir ölçüde üretilmeye başlayarak, aynı ölçüyü değiştirmeden, bu petek gözlerini merkezde, hem de ek yeri belli olmayacak bir şekilde birleştirmek insan zihninin kavrayacağı bir şey değil. Hele aynı metotla insanların yapabilmesi hiç mümkün değil. Bu haliyle arılar sadece üstün matematikçi ve kimyacı değil, aynı zamanda üstün beynin sahipleridir. Arılar bu hassas imalatları yaparken, yaptıkları işin ölçülerini çene ve antenlerinde bulunan hassas algılayıcı tüylerle ölçerek kontrol ederler.

Altıgen prizma hacimlerinin, diğer geometrik hacimler içerisinde en ekonomik hacimler olduğu, aynı derinlik ve hacimlerdeki diğer geometrik hücrelere göre altıgen hücrelerin kenarlarının daha kısa olduğu hesaplanmıştır. Bunun önemi bu peteklerin imalatını da daha az malzeme, yanı balmumu kullanılmasıdır. Balmumu üretimi arılar için en meşakkatli bir iştir. Arılar 1 kg balmumu üretebilmek için 22 kg bal yerler. Bu yüzden ürettikleri balmumunu çok dikkatli kullanırlar. Petek hücre kenarları çok incedir. 40 gr.’lık boş bir peteğe 2 kg bal depolarlar. Yani arılar bütün bu işleri bilinçli yaparlar. Bu da onların beyin gücünden ve genetik programlarından geliyor olsa gerek.

Arılar sağırdır, bütün haberleşmelerini ve bilgilendirmelerini danslar yoluyla anlatırlar. Bu çeşitli dans şekilleri ile her konuda anlaşırlar.

Arılar yönlerini güneşin konumuna göre ayarlarlar. Kapalı havalarda güneş görünmese bile, güneşten gelen ultraviyole ışınlarını kullanırlar. Çünkü arılar insanların göremedikleri 100 nanometre ile 400 nanometre (nm) dalga boylarına rastlayan ultraviyole ışınlarını görürler. Böylece kovandan ayrılıp, tekrar kovana dönene kadar geçen sürede güneşin kaç derece yer değiştirdiğinin hesabını yaparak güzergâhlarını hiç şaşırmazlar.

Arılar sosyal böcekler sınıfındandır. Bunlarda da karıncalarda olduğu gibi ben kavramı yoktur, biz kavramı vardır. Bütün çabaları kovanlarının ve toplumlarının güvenliği ve devamlılığı içindir. Kovanlarını tehlikede gördükleri ve hissettikleri anda hemen saldırıya geçerek, öleceklerini bile bile rakiplerini sokarak zehirlemeye çalışırlar. İğneleri balık oltalarında olduğu gibi tırtıllıdır. Soktukları canlıların gövdelerine girdiklerinde çıkmazlar, arı soktuktan sonra kendini çektiğinde tırtıllı iğne arının gövdesinin bir parçasını kopararak, sokulan canlının vücudunda kalır. Bu olaydan sonra da arı ölür. Böylece arı toplumunun güvenliği için kendini feda etmiş olur. Eğer sokulan kişi iğneyi vücudundan hemen çıkarmazsa iğnenin arkasında kalan arının kopmuş gövdesi zehir akıtmaya devam eder. Arılar iyi bir nüfus planlayıcılarıdır. Kovan içinde arı nüfusu olması gerekenin üstüne çıktığında ya belli sayıda larvaları yok ederek, nüfus artışını önlerler, yada belli grup arı birleşerek kovanı terk eder, kendilerine yeni bir kovan oluştururlar. Bu sayımları ana kraliçenin her gün yaydığı kokunun derecesine göre yaparlar.

D- SİVRİSİNEKLER

Sivrisinekler beyin ağırlıkları arılardan çok küçük, nöron sayıları da 100.000 civarında olmasına rağmen, olağanüstü özelliklere sahip böceklerden biridir.

Sivrisinekler büyük kâşiftirler. Yumurtalarını mutlaka ıslak zeminlere ve durgun sulara bırakırlar. Özellikle durgun suları tercih etmelerinin başlıca sebebi bu sularda oksijen oranının yüksek olmasıdır. Sivrisinekler yumurtlamadan evvel, yumurtlayacakları yerleri keşfe çıkarlar. Yağmur sonrası su birikintisi oluşacak olan yerleri uçarak değil, binlercesi yürüyerek keşif yaparlar. Bu yürüyüş esnasında karınlarının altında bulunan hassas alıcılar vasıtası ile toprağın nemini, sıcaklığını ve yapısını ölçerler. Ölçüm sonucundaki değerlendirmeye göre, eğer o bölge yumurtaların gelişimi için uygun şartlara haiz ise yumurtalarını oraya bırakırlar.

Sivrisineklerin işitme ve algılama yetenekleri yüksektir. Özellikle erkek sivrisinekler kafalarındaki iki anten vasıtasıyla ses dalgalarının titreşimini alır ve bu sesin neye ait olduğunu ayırt edebilir. Erkek sivrisinekler havada uçuşan dişi sivrisinekleri kanat çırpıntılarının sesinden tanır. Her türlü ses kirliliği arasında o sesi şaşırmadan ayırt edebilir. Bu sese doğru uçarak dişiyle havada çiftleşir. Çiftleşmeden sonra dişi sivrisinek bu yumurtaları bir kesede muhafaza ederek haftalarca daha önce tespit edilmiş olan yerlere bırakır.

Dişi sivrisinekler çiftleşme anından itibaren yumurtalarının gelişebilmesi ve yeterli protein almaları için kan emmeye başlarlar. Kan emenler sadece dişi sivrisineklerdir. Erkekleri kan emmez, bitki özlerini yiyerek beslenirler.

Sivrisinekler avlarını zifiri karanlıkta dahi bulabilecek üstün yeteneklere sahiptirler. Avlarını yüksek algılama yetenekleri sayesinde, avlarının çıkarttıkları ısı, gaz, nem ve çeşitli kimyasalları algılayarak bulurlar. Ayaklarının altında bulunan ısı algılayıcıları sayesinde hedeflerini hiç şaşırmazlar. Özellikle damarlarda akan kanın sıcaklığı daha fazla olduğu için hiç şaşırmadan damarın üstüne konarlar. Bütün bunları çok hassas detektörleri ile yaparlar. Damarın üzerine konan dişi sivrisinek, kan emeceği noktayı bir nevi anestezi ile uyuşturduktan sonra, çok gelişmiş olan hortumunun ucundaki delici iğnesi ile deriyi deler ve belli bir derinliğe indikten sonra, damarın durumuna göre bu iğne eğilebilir. Damar delindikten sonra buradan çıkmaya başlayan kan, vücut koruma mekanizmaları ile pıhtılaşmaya başlar ve emme işi zorlaşır. Bunu bilen sivrisinek delinen noktaya pıhtılaşmayı önleyen bir salgı enjekte eder. Böylece emme işini rahatlıkla sürdürür. Bütün bu işleri sivrisinek büyük bir cerrah ve anestezi uzmanı olarak birkaç saniye içinde yapar. Bu işler esnasında av olan kişi hiçbir şey duymaz, ta ki emme işi bittiğinde sivrisinek vücudu terk ederken emme noktasına bir sıvı zerk edene kadar, ancak o zaman kişi sivrisinek tarafından ısırıldığını anlar. Bütün bu becerileri organize eden sivrisineğin minicik beynidir.

Sivrisineklerin, larvalarını durgun sulara, akar sulara bırakma teknikleri, suya bırakılan larvaların hayatta kalması için alınan tedbirler ve oluşturulan düzenekler, hepsi de harika icatlardır ve akıl dolu üretimlerdir.

Larvanın koza içinde büyüme dönemini geçirdikten sonra su yüzeyindeki kozayı su baskınına uğramadan yırtması ve yırtılan bu kozadan kanatlarını suya değirmeden uçması ve bunun için uyguladığı teknik üstün bir teknoloji ve bilinç örneğidir. Sivrisinek bu üstün zeka uygulamasını daha kozadan çıkarken, yani doğduğu gün yapmaktadır.

Sonuç;

Buraya kadar anlatılanlardan ve örneklerden görüleceği üzere, beyin ağırlığına ve nöron sayısına bağlı olmayarak her canlı farklı özellikler göstermektedir. Örnekler içerisindeki en küçük canlı sivrisinek ile sivrisinekten yaklaşık 30 milyon defa daha büyük insanın beyinleri arasında ciddi farklar vardır. Bazı yönlerden sivrisinek beyni, insan beyninden daha üstün özelliklere sahiptir. Diğer bazı yönden de insan beyni sivrisinekten çok çok üstün özellikleri içermektedir. Keza benzer durum karıncalar ve arılar ile insan mukayesesinde de söz konusudur. Bu örnekler çok çeşitlendirilip, çok farklılıklar ortaya konabilir.

Bunun sonucunda şöyle bir durum ortaya çıkıyor. İnsan da dahil, tüm canlıların beyinleri ve beyin içindeki nöronları bağımsız çalışmıyor; bağımsız karar vermiyor ve ait oldukları canlıları bağımsız yönetmiyorlar. Tıpkı bilgisayarlarda olduğu gibi, bunlara dışarıdan bir program yüklenmiş gibi, o programı uyguluyorlar. Nasıl ki bilgisayarlarda farklı konulara göre, farklı ve çok çeşitli programlar yükleniyorsa, burada da canlıların türüne ve canlıya verilen görevlere ve getirilen sınırlamalara veya serbestilere göre bunların nöronlarına farklı programlar yükleniyor gibi bir algılama doğuyor. Neticede dünya üzerinde yaşayan tüm canlılar, belli bir süre, belli bir görevle ve belli özelliklerle dünyada var oluyorlar. Verilen süre ve görevler tamamlanınca program gereği dünyadan yok oluyorlar. Bilimsel olarak kanıtlandığı üzere, nasıl ki DNA’larımıza bir program yükleniyor ve bu program vücudumuzun sağlıklı veya sağlıksız olmasında, hastalıklarımızı da, yaşam sürelerimizi de yönetiyorsa, buna benzer başka bir programda beyinlerimize, nöronlarımıza yüklenerek davranışlarımızı, yeteneklerimizi yönetiyor olamaz mı? Belki de bu program yüklenmekle kalmıyor, soyut güçler tarafından yürütülüyordur. Çünkü evrende her şey her şeyle bağlantılı ve bilgi paylaşımı içerisindedir.

KISACA HOLOGRAM, HOLOGRAM EVREN VE HOLOGRAM BEYİN

Bilindiği üzere, bir cismi bir hologram plak üzerine kaydeder lazer ışınını yahut da güçlü bir ışığı bu plak üzerine tutarsak, boşlukta veya bir yüzeyde o cismin üç boyutlu şeklini canlı gibi görürüz. Eğer bu plağı ikiye böler, her parçayı ayrı ayrı ışığa tutarsak her parçada cismin tümünün resmini görürüz. Eğer bu plağı yüzlerce parçaya böler ve en ufak parçayı bile ışığa tutarsak yine bu ufak parçada da cismin resminin tümünü görürüz. Başlangıçta bir olan resmi, binlere bölsek bile her bölünen parçada yine bütünün kendini görürüz. Yani sonsuz sayıda birin esasında tek bir olduğunu, tek bir birlerin hepsinin de birbirlerinin ve başlangıçtaki tek birin aynı olduğunu ve hepsinin de aynı bilgi ile donatılmış olduğunu görürüz. Kısaca bu olguya hologram ve ortama da holografik deriz.

1982 yılında Fizikçi Alain Aspect ve iki arkadaşı yaptıkları deneylerde elektronların ve fotonların belli koşullar altında, aralarındaki mesafe ne olursa olsun, her an birbirleri ile aynı davranış içinde olduklarını keşfettiler. Aralarındaki mesafe binlerce kilometre olsa dahi, her bir parçacık diğerinin ne yaptığını biliyordu. Yani hologram görüntünün verdiklerini veriyordu. Bunun iki anlamı vardı; ya bu parçacıklar arasında ışık hızından daha yüksek bir hızda iletişim vardı, yahut bu elektron veya fotonların mekan dışı bağlantıları ortaya çıkıyordu. Bilim adamları ikinci şık üzerinde ittifak kurdular ve bu deneylerin sonucunu, yani iki elektron veya foton arasında mekan dışı bir bağlantı olduğunu kabul ettiler. Dolayısı ile bu elektron veya fotonların ayrı ayrı varlıklar olmayıp, tek birden oluşan birler olduğunu, evrendeki sonsuza yakın birlerin esasının tek bir olduğunu, yani evrenin holografik yapıda olduğunu kabul ettiler. Bu tezin en büyük savunucusu Prof. David Bohm idi. Bohm evrendeki bütün bu parçacıkların davranışlarının gerçekte bir bütün tarafından örgütlendiğini ve bölünmez bir sistemin parçaları olduğunu söylüyordu. Bu bütünselliğe siz ne dersiniz deyin , bunun inançta karşılığı Allah’tır.

Prof . Karl H. Pribram başta olmak üzere çeşitli bilim adamları beyin üzerinde çok çeşitli araştırma ve deneyler yaptılar. 1946’dan sonra yapılan en mühim deney hafızanın, beynin hangi bölümünde saklı, nasıl bir mekanizma olduğunu araştırmaktı. Hafızadaki hatıra izlerine engramlar diyorlardı. Fakat bu engramların nasıl bir şey olduğu, bir nöron mu, yoksa bir molekül mü olduğu bilinmiyordu. Yapılan deneylerde farelere bir şeyler öğretildi. Sonra bu farelerin beyinlerinin çeşitli bölümleri ameliyatla çıkarıldı ve fareler daha önce öğrendikleri konuda tekrar deneye tabi tutuldu. Görüldü ki, beyinlerinin büyük bir bölümü çıkarılan fareler, öğretilen şeyleri yapmaya devam ettiler. Neticede beynin büyük bir bölümü alınmasına rağmen hafızalar beyinden silinmiyor, beynin kalan kısmı üzerinde hafızalar varlığını koruyordu. Daha sonra fare beyinleri üzerinde çeşitli alışkanlıklar hakkında muhtelif deneyler yapıldı. Hepsinde de görüldü ki, beyni ne kadar kesseler, biçseler ve eksiltseler bile beynin geri kalan kısımları o bilgileri koruyordu. Neticede beynin yapısının da, hologram olduğuna karar verildi. Yani beynin her parçası bütünü temsil ediyordu.

Bu durumda varılan sonuç şudur; “ Beyinlerimiz başka boyutlardan, uzay ve zamanın ötesindeki daha derin bir var oluş düzeninden yansıyan frekansları yorumlamak suretiyle, nesnel gerçekliği matematik olarak oluşturmaktadır. Beyin holografik bir evrenin içerdiği bir hologramdır.”

Bilindiği üzere, evrendeki parçacıklar bazen parçacık , bazen de dalga boyutunda hareket ederler. Yani bunlar hem parçacık, hem de dalga boyutundadırlar.

Holografik evren ve holografik beyin iç içe çalışırlar. Dünya üzerinde yaşayan canlılara, evrenin en yüksek mercilerinden verilen görevler gereği neler yapması, nasıl davranması, nereye kadar görmesi, nereye kadar duyması, nereye kadar algılaması vs. gibi komutlar, holografik evrenden dalga boyutunda beyne gelir. Bu dalga boyutundaki komutlar veya programlar, holografik beynin nöronlarına farklı şekilde yüklenir ve nöronlarda farklı canlıları, farklı davranışlara göre yönetirler.

Prof. David Bohm ve Prof. Karl H. Pribram ve arkadaşlarının çalışmalarından çıkan sonuç aşağı yukarı bu.

Bugün tıbbımız, araştırma birimlerimiz beynin yapısını ve nasıl çalıştığını büyük oranda biliyorlar, yani çalınan müziği dinliyorlar, ancak müziği kimin çaldığını bilmiyorlar.

2013-05-18
Bu yazı 4361 kere okunmuştur.
Adınız :
Yorumunuz :
 *