Yaşar Özkan Hakkında

1932 yılında Nevşehir-Avonos’a bağlı Göynük köyünde doğdu.
İlkokulu köyünde tamamladıktan sonra, 1950 yılında Tophane Sanat Okulundan ve 1955 yılında da o zaman ki adıyla “İstanbul Teknik Okulu” şimdiki “Yıldız Teknik Üniversitesi” Makine Mühendisliği bölümünden mezun oldu.


 

3636 defa okundu.

İster İnan İster İnanma - 3

HAYAL ETMENİN GÜCÜ

Hayal etmeden hakikat olmaz” diye bir deyim vardır. Bugün herkes şöyle bir geçmişine baksın; çocukluğundan buyana safça duygular içerisinde, herhangi bir kötü niyet taşımadan hayal ettikleri pek çok şeyin gerçekleşmiş ve yaşanmış olduğunu görecektir. Çünkü hayal etmekte bir enerjidir. Her enerji de Holografik Evrende boşluk dediğimiz, o enerji okyanusundaki enerji ile bir şekilde etkileşim halindedir. Bu etkileşim sonucunda kimi iyi niyetli hayallerimiz gerçekleşmiş olacaktır. Ancak bu hayallerin gerçekleşmesi içinde pek tabi kişinin çaba göstermesi ve bu hayalinin gerçekleşeceğine kendisini inandırması yani niyet etmesi gerekir. Niyet etmek, niyet edilen eylemi inanarak yapma arzusudur.

Niyet öyle güçlü bir enerjidir ki; ibadet ederken, oruç tutarken, Allah’a karşı görevlerimizi ifa ederken hep niyet etme koşulu getirilmiştir. Niyet edilmeden yapılan ibadetin, tutulan orucun bile eksik olacağı ifade edilmiştir. Çocukken pek çoğunuz mühendis olmayı, doktor olmayı, devlet adamı veya bilim adamı olmayı içtenlikle hayal etmiş yani niyet etmişseniz ve bunun içinde biraz gayret sarf etmişseniz, pek çoğunuz mutlaka bu isteğinize kavuşmuşsunuzdur.

HAYAL GÜCÜ İLE YAPILAN BAZI DENEYLER VE SONUÇLARI

61  yaşındaki bir erkek hastaya çok ölümcül olan gırtlak kanseri teşhisi konmuş ve kendisine  yaşama şansının % 5’den az olduğu söylenmişti. Hastalığı esnasında adamın ağırlığı 59 kilodan 44 kiloya düşmüştü. Son derece güçsüzdü, tükürüğünü güçlükle yutabiliyor ve nefes almakta zorlanıyordu. Doktorlar ona radyasyon tedavisi uygulayıp uygulamamayı tartışıyorlardı. Çünkü bu radyasyon uygulamasının yaşama şansını arttırmasını sağlamak şöyle dursun, rahatsızlıklarını daha da arttırma olasılığı vardı. Buna rağmen uygulamayı sürdürmeye karar verdiler.

Ancak bu tedaviye geçmeden önce Teksas, Dallas’daki   Kanser İnceleme ve Araştırma Merkezinin Tıp Direktörü Radyasyon Onkoloğu Dr. O. Carl Simonton’u   bu tedaviye katılmaya davet ettiler.  Dr. Simonton önce   hastaya kendisi ve meslektaşları tarafından geliştirilmiş bulunan bir dizi gevşeme ve zihinsel hayal etme tekniklerini öğretti.  

Bu öğretiden sonra hastaya günde üç kez radyasyon uygulanmaya başlandı. Hasta aldığı bu radyasyonun, hücrelerini bombardıman eden milyonlarca ufak enerji kurşunları olduğunu gözünün önüne getirdi. Aynı zamanda kanser hücrelerinin giderek zayıflamakta olduğu, sağlıklı hücrelerine göre daha zayıf ve şaşkın olduklarını ve bu yüzden kendilerini yenileyemediklerini hep hayal etti. Daha sonra bedenindeki akyuvarların hep birden can çekişen ve ölen kanser hücrelerinin üzerine saldırarak, onları karaciğer ve böbreklere taşıyarak oradan bedenin dışına atıldığını hayal etmeye devam etti.

Tedavi sonunda alınan sonuçlar çok çapıcıydı ve gelişme sırf radyasyon tedavisinde elde edilenden çok ilerideydi. Radyasyon uygulamasına çok büyük bir etki yapmıştı. Hasta, bu tür uygulamalarda görülen derinin zarar görmesi ve diğer çeşitli olumsuz yan etkilerin hemen hemen hiç birisiyle karşılaşmamıştı. Yitirdiği kilolarına ve gücüne yeniden kavuştu. İki ay içerisinde  kanserin tüm belirtileri yok oldu. Burada tıbbi tedavi ve hayal egzersizleri iyi bir işbirliği yapmış oldu.

Dr. Simonton ve arkadaşlarının geliştirip uyguladığı zihinsel hayal etme tekniği ile tıbben ümit kesilen ve iyileşmez kabul edilen 159 hasta tedaviye alındı. Normalde bu tip hastalara verilen yaşam süresi 12 ay iken, 4 yıl sonra hastalardan 63’ü hala yaşıyordu. Bunlardan 14 hastada kanser hastalığının hiçbir izi kalmamış,12’sinde kanser gerilemiş ve 17’sinde de dengelenmişti. Tüm grubun ortalama yaşama süresi, ulusal normun iki katı olan 24,4 aya çıkmıştı. 

Hologrfik Evren / Michael Tabiat Kitabından  

Bu iyileşme oranlarındaki fark, hastaların öğretilere karşı göstermiş olduğu inanç ve konsantrasyon farkından ileri gelmiş olabilir.

Bu olaya getirilen açıklama ise; holografik yapıda olan beynimizin, holografik evren ile olan ilişkisinden kaynaklanmaktadır. Hayallerimiz, düşüncelerimiz, niyetlerimiz bir enerji dalgası olarak uzay boşluğuna gitmekte ve holografik yapıdaki bu boşlukta ise bütün parçacıklar ve dalgalar birbiriyle aynı bilgiyi paylaşmakta ve temsil etmektedirler. Beynimiz de holografik yapıda olduğu için, bu boşluktan beynimize akan dalgaları zapt etmekte ve bunları gerçekmiş gibi yorumlayarak uygulamaya koymaktadır.

Esasında biz beynimizin bu, şudur diye karar verdiği şeyleri kabul ediyor ve biliyoruz. Beynimizi devreden çıkardığımızda bizim hiç bir şeyi bilmemize imkan yok. Sözgelimi görme olayına gelirsek, biz esasında hiç bir şey görmüyoruz. Gören gözlerimiz değil, beynimizdir. Uzaydan gelen ve maddelerden gözümüze yansıyan ışık dalgalarını gözlerimiz fotoğraf makinesinin merceğinde olduğu gibi beynin bir parçası sayılan retinaya geçiriyor. Retina da bu ışık dalgalarının 400nm (nanometre) ile 700nm dalga boyunda olanlarını beynimizin muhtelif bölümlerine aktarıp, bunun yorumunu yapın diyor. Diğer dalga boylarını kaale almıyor. Beynimiz ise, değişik bölümlerinde bu dalgaları değerlendirip gördüğümüz maddenin şeklini, ebadını ve rengini tespit edip bize   gördüğün nesne şudur diyor. Bizde o zaman onu kabul ediyoruz. Gerçekte gördüğümüz nesnenin o olup olmadığından emin değiliz, sadece beynimizin kararını onaylıyoruz. Beynimiz bize bu ağaç veya bitki yeşil, çiçekleri kırmızı diye kararını bildirdiği için onu kabul ediyoruz. O ağaç üzerinde farklı renkler olabileceğini düşünmüyoruz bile. Ancak başka canlılar bu nesneleri farklı renklerde görebiliyorlar. Mesela arılar 100 – 400 nm (nanometre) dalga boyundaki ışık dalgalarını algılayıp görebildikleri için onlar bizim göremediğimiz çok çeşitli renkleri görebilmektedirler. Bizim yeşil olarak algılayıp gördüğümüzü zannettiğimiz ağaç veya bitki kim bilir onların   gözüne nasıl görünüyor bilmiyoruz. Biz sadece tayf renklerini ve onun  türevlerini algılıyoruz. Belki şuanda etrafımızda hayal dahi edemediğimiz ne tür renkler var bilmiyoruz. Biz sadece bize gösterilenleri ve görmemize müsaade edilenleri görüyoruz. Bu da holografik evren ile holografik beyin işbirliğinin sonucudur. Yani görünmeyen alemden görünen beyne gelen kısıtlanmış mesajların sonucudur.

Beynimiz bir şeyin ne olduğuna karar verdiğinde veya inandığında artık iş kolaylaşıyor. Beyin tüm organlarımızın davranışlarını yönetebildiğine göre, yukarıda anlatılan tedavileri de safsata diye reddetmememiz  gerekir. Pekala mümkündür diyebiliriz. Yeter ki tam bir konsantrasyonla sonuca inanalım.

ÖTE ALEM KAVRAMI  

Dünya üzerinde insanlık var olduğundan beri öte alem, ilahi alem tartışması yapılmış ve halen yapılmaya da devam edilmektedir. Bu tartışmada kolay kolay bitmeyecektir.

Evrenimizde galaksiler, yıldızlar, gezegenler, gezegenler üzerinde yaşayan canlılar ve cansız nesnelerin hepsi madde sınıfına girmektedir. Yapılan hesaplamalara göre, madde sayılan bütün bu devasa oluşumların hepsinin toplamı bugünkü evrenimizin % 1’ni oluşturmaktadır. Evrenimizin geri kalan % 99’u boşluktur. Evrenimiz genişlemeye devam ettikçe evrendeki madde oranı %1’in altına düşecektir. Bilindiği üzere, en küçük evren olan atomun da %99,9’u boşluktur. Demek ki, makro evren ve mikro evren aynı ölçüler üzerine inşa edilmiştir. Bunun bir sebebi ve nedeni olması gerekir, sadece bir tesadüftür deyip  geçiştirmek kolaya kaçmak olur.

Bu % 1’i oluşturan madde hakkında artık hatırı sayılır derecede bilgimiz var. Ancak %99’unu oluşturan o uçsuz bucaksız boşluk hakkında fazla bir bilgimiz yok. Her gün yeni teoriler geliştiriliyor, yeni varsayımlar yapılıyor, fakat orada neler olup bittiği hakkında herkesin üzerinde ittifak edeceği bilimsel bir tespit yapılabilmiş değil.

DİN AÇISINDAN ÖTE ALEM  

Bütün ilahi dinlerde “ahiret yaşamı” diye bir kavram vardır. İnsanların ölünce ruhlarının, bu ahirete gideceği ve dünyadaki yaşam tarzlarına göre, orada mükafatlandırılacakları veya cezalandırılacakları anlatılır. Dini kitapların manalandırılmaları kişilere göre değişir. Katı dindarlar kayıtsız şartsız bu yazılanları kabul eder. Kimileri de ilahi kitaplarda anlatılan cennet ve cehennem kavramını yine Kuran’da belirtilen müteşabih  (örnek olarak söylenen, benzeme anlamındaki ifadeler) ayetler olarak farklı anlamlarda değerlendirir. Dini inançlara ve kutsal kitaplara  göre, ahiret adı verilen dünya dışı bir oluşum vardır. Ama bunun yeri ve yaşam şekli nedir buna kimse bir açıklık getirememiştir. Özellikle Kuran evrensel bir kitap olması ve uzun zaman dilimlerine hitap etmesi nedeniyle okunup anlaşılmasında bir çok yoruma açıktır. Okuyanların bilim ve kültür seviyesine göre, bazı temel ayetler farklı kişiler tarafından farklı yorumlanabilir. Zira bilimsel gerçekler ortaya çıktıkça çok kapalı bir şekilde dile getirilmiş olan bazı ayetlerin manaları daha belirgin olmaya başlamıştır. Bugün biraz astronomi bilgisi olan bir kişi Kuran’ın bir çok ayetinde kara deliklere işaret edildiğini görür. Keza, biraz kuantum fiziği bilgisi olan bir kişi zamanın izafiliğine ve Takyonların varlığına dair ayetleri yorumlayabilir. İnkarcılar için diyecek bir şeyim yok. Ama bugün İslam ülkelerinin tümünde Kuran’ın bilimsel açıdan ışık tutan bazı temel ayetlerini gerçek anlamda anlayıp, yorumlayan insan sayısı maalesef çok az, çünkü günümüzdeki bilim insanlarının büyük  bir çoğunluğu neredeyse madde bağımlısı. Bu kadar gelişmeye rağmen halen Kuantum Fiziğini onaylamayan pek çok fizikçi var. Bunların pek çoğu halen üç boyutun dışına çıkabilmiş değil. Neredeyse elle tutup, gözle göremediği, ölçüp tartamadığı pek çok olguyu bilim dışı diye reddetmektedirler. Halen Kuran gibi bir kitabın bazı ayetlerini okuyup buralardan bilime ışık tutacak bir bulguyu araştırmayı kendilerine yedirememekteler. Durum böyle olunca da en anlaşılabilir bilgileri, iyi niyetli bazı entellektüel ilahiyatçıların yazıları ve açıklamaları ile insanlar öğrenmektedirler. Bu kişilerin bilgilendirmelerine ulaşamayan  çok büyük bir çoğunluk ise, çoğunluğu insanların yazıp din adına ortaya sürdükleri fikirleri, dinin gerçekleri diye yaşamaktadırlar. Bu nedenle din yönünden öte dünyanın anlatımı ve üzerinde ittifak sağlanması net değildir. 

ŞAMANLARA VE MEDYUMLARA GÖRE ÖTE DÜNYA 

Şamanlık ve medyumluk antik dönemlerden beri dünya üzerinde faaliyet gösterilen, dünya dışı yaşamla ilişki kuran bir aracılıktır. Geçmişte bütün kültürlerde, on binlerce yıl önceki medeniyetlerde, ilkel kabilelerde büyük itibar gören, saygı duyulan ve kendilerine inanılan kişiliklerdir. Halen bu faaliyetleri yoğun bir şekilde yürüten gerçek şamanlar ve medyumlar vardır.  

Bu kişiler, özel yetenekleri ve aldıkları özel eğitim ve disiplinler yoluyla zaman zaman transa girerek, kendilerini dünyadan soyutlayıp, dünya dışı yaşamın içine girerek buradaki ışık varlıklarla temasa geçerek onlarla bilgi alışverişinde bulunmaktadırlar. Gerek bu trans esnasında, gerekse transdan çıktıktan sonra verdikleri bilgilerle dünyanın gidişatı, gelecekteki durumu insanlığın ve kişilerin yaşamları ve gelecekleri hakkında daha pek çok konuda, pek çok bilgi aktarmaktadırlar. 

Edgar Cayce gibi meşhur medyumların kehanetleri dünya çapında sansasyon yarattı. Söylediklerinin bazıları gerçekleşmediyse de, pek çoğu söylendiği gibi yaşandı.  

Şaman ve ciddi medyumlara göre öte dünya denen yerde, bizim madde varlığımıza benzemeyen madde dışı bir yaşam vardır. Bu yaşam da çok çeşitlidir. Burada görülen manzara ve renkler dünyamızdan çok farklıdır. Burada yaşayan varlıklar saf enerji varlıkları olduğu için bunlara ışık varlıklarda denilmektedir. Bu yaşamda her şey düşünce üzerine kurulmuştur. Bir şeyi düşünüp olmasını istediğinde o şey hemen olmaktadır. Zaman kavramı yoktur, her şey an zamanda yaşanmaktadır. Işık hızına bağımlılık diye bir şey yoktur. Bir anda evrenin çok uzak mesafelerine gidilebilmektedir. Güneş sistemleri ve galaksiler arasındaki mesafelere anında ulaşılabilmektedir. Her hareket takyonik bazda gerçekleşmektedir. Bütün varlıklar, birisinin bildiğini diğerleri de bilmektedir. Şamanlara ve medyumlara göre, fantastik bir öte dünya vardır.

KUANTUM FİZİĞİ AÇISINDAN ÖTE DÜNYA

Bilindiği üzere klasik fiziğe göre evrende galaksiler, yıldızlar ve gezegenlerden oluşan madde vardır. Bu maddenin dışında da içerisinde de hiçbir şey olmayan büyük bir boşluk vardır. Bu maddelerde kütlelerine bağlı çekim gücüyle birbirlerini dengede tutarlar. Newton Fiziği ile de bu dengelerin nasıl oluştuğuna dair kurallar geliştirilmiştir.

1930’larda gündeme getirilen ve 1950’lerden sonra geliştirilmeye başlanan ve günümüzde de daha da gelişmiş olan Kuantum Fiziği neredeyse bu kuralların tümünü değiştirmeye başlamıştır.

Kuantum Fiziğine göre, madde denen canlı ve cansız her şey enerjinin yoğunlaşmış halidir. Bunun böyle olduğunu Einstein izafiyet teorisindeki E=m.c² ile ispat etmiştir. Bu formüle göre, hıza bağlı olarak enerji kütleye yani maddeye dönüştüğü gibi, madde de enerjiye dönüşebilmektedir. Bu formülde E=Enerji , M=Kütle , C=300.000 km/saniye ışık hızıdır. Şimdi uzaya bir madde fırlattığımızı ve bu maddenin hızının da V olduğunu düşünelim.

 

                                                              

 

Bir an için uzaya fırlatılan maddenin hızının (V) ışık hızına eşit olduğunu varsayalım. Bu değeri formülde yerine koyduğumuzda

 

 

yani ışık hızında madde yok olur, enerjiye dönüşür. Demek ki, klasik fiziğin madde diye ortaya koyduğu tarifi Kuantum Fiziği kabul etmeyip değiştiriyor. Madde belli koşullarda var oluyor, bu koşullar değişip, işin içine ışık hızı girdiğinde madde yok oluyor. Yerini enerji alıyor. Şu halde hepimiz aslında bir enerjiyiz. Ama dünyada ve uzayda ışık hızının altında hareket ettiğimiz için beden olarak madde olmaya mahkumuz. Biz ve bütün canlı ve cansız maddelerin yapı taşlarımız da atomlardır. %99,9’u boşluktan meydana gelen bu enerji paketi atomlarımız değişik kombinasyonlarda bir araya gelerek, molekülleri ve moleküler de bir araya gelerek maddeleri yani bedenlerimizi oluşturmaktadırlar.

Klasik fiziğin boş diye algıladığı, evrenin %99’unu oluşturan boşluğun ise, bugün boş olmadığı ve çok yoğun bir enerji ile dolu bir nevi okyanus olduğu ortaya konmuştur. Bütün maddeyi ve anti maddeyi oluşturan parçacıklar bu boşlukta üretilmektedir. Boşlukta üretilen pozitif ve negatif enerji yüklü parçacıkların etkileşimleri sonucu, sadece pozitif enerji yüklü parçacıkların birleşimi ile cansız dediğimiz maddeler oluşmakta, pozitif ve negatif enerji yüklü parçacıkların birleşimi yani etkileşimi ile canlı maddeler oluşmaktadır. Yani her şey bu boşluktan oluşmaktadır.

Boşluktaki enerji ise Big – Bang ile oluşan evrende Big – Bang’ı başlatan o teklik enerjinin çokluğa dönüşmesi ile  meydana gelmektedir. Yani bütün bu çoğul enerji, o tek enerjinin sonsuz sayıdaki parçalarıdır. Dolayısıyla, bizler de o enerjinin parçasıyız. Siz o enerjiye ne ad takarsanız takın, ben buna her şeyi sıfırdan yaratan Tanrı’nın enerjisi diyorum.

Bu şekilde var olan bizler ise, bu dünyaya beş duyumuzla ve bazı sınırlı yeteneklerimizle gelmiş bulunuyoruz. Her şeye kadir varlıklar değiliz. Bize tanınan sınırlar içinde yaşamaya mecburuz. Görme yeteneği, algılama yeteneği bakımında bizden daha üstün canlılar var. Arılar kadar iyi göremiyoruz, bazı hayvanlar kadar olacakları önceden algılayamıyoruz, daha iyi duyamıyoruz, onlar kadar iyi koku alamıyoruz. Daha pek çok sınırlanmalarımız var. Ama diğer canlıların hepsinden çok daha zekiyiz. Konuşabiliyor, yazabiliyor , okuyabiliyor ve sürekli bilgi sahibi oluyoruz. Evrende var olan bilgileri her gün biraz daha fazla keşfediyor, ona göre sürekli icatlar yapabiliyoruz. Bu yönümüzle dünyada yaşayan üstün vasıflı varlıklarız. Ancak  bu vasıflarımızı hep madde üzerine yoğunlaştırdığımız için gittikçe, artan bir şiddetle maddeye bağımlı oluyor,  bilimimizi ve icatlarımızı hep bu madde üzerinde yoğunlaştırıyoruz. Bu nedenle de evrende madde dışı bir şeyler olduğunu çoğumuz anlamıyor veya anlamak istemiyoruz. Bilgisiz olduğumuz bütün konuları inkar ediyoruz. Böyle saçma sapan şeyler olmaz deyip hemen işin kolayına kaçıyoruz. Gidilen bu yol doğru bir yol olmadığı için dünya yaşamımız gittikçe kötüye gidiyor. Çoğunluktaki bilim adamlarımızdan, en cahil toplumlarımıza kadar madde bağımlısı oluyoruz. Madde dışındaki var olan pek çok şeyi kabullenmek istemiyoruz. Bunun yanında aşırı madde hırsımız nedeniyle, pek çok değerlerimizi kırıp döküyoruz. Aşırı zenginleşme ve aşırı şöhret olma uğruna gittikçe acımasız oluyoruz. Toplumlarımız gittikçe dengesizleşiyor, sosyal yönden uçurumlar büyüyor. Hepimiz böyle bir dünyada yaşıyoruz. Kendimizi büyük bir hırsla böyle bir düzende yaşamaya kaptırmışız ki, evrende çok daha iyi düzenler olduğunu veya olabileceğini kabul etmek istemiyoruz.

Yıllardan beri yaşamın oksijen ve karbon bazlı olduğu, susuz yaşamın mümkün olmayacağı fikrine kendimizi öyle bir kaptırdık ki, en son teknolojilerimizle yıllardan beri uzayda bu koşulları, dolayısıyla bu yaşam şeklini arayıp duruyoruz. 2 Aralık 2010 tarihinde NASA’nın açıklamalarından öğreniyoruz ki, burnumuzun dibinde dünyada, arsenik soluyarak ve yiyerek, hatta DNA’sını arsenikle oluşturarak yaşayan bakteri keşfedilmiş. O zaman niye farklı gezegenlerde, farklı ortamlarda, bizim hayal dahi edemeyeceğimiz koşullarda yaşamlar olmasın.

Yine Kasım tarihli gazetelerde açıklanan CERN bildirisine göre, Kuantum Fiziği teorilerine göre olması gerektiği söylenen, fakat bir çok klasik fizikçinin kabul etmediği  ANTİ MADDENİN bulunmuş olduğu ilan edildi. Bunun anlamı da çok mühim ve öte evren yaşamı için hayati bir olay. Bilindiği gibi Anti Madde, yapı taşı Takyonlar olan eksi kütlelerdir. Nasıl dünyamızdaki ve evrendeki tüm maddenin yapı taşları atomlar ise, dünya dışı veya dünya çevresindeki görünmez yaşamında yapı taşı da Takyonlardır.

Dünyanın yaşam koşulları dışında yaşayabilen bakteri, yani yaşam bulunduğuna ve Takyon niteliğindeki Anti Madde keşfedildiğine göre, halen daha dünya dışı yaşam yoktur demek abestir. Artık maddeci görüşten sıyrılıp bizim bildiğimiz  ve anlayabildiğimiz yaşamın yanında çok farklı yaşamların da olabileceğine inanmamız ve ona odaklanmamız gerekir.

Prof. Stephen Hawking evrende 11 boyut olduğunu, Big – Bang’tan sonra bu 11 boyutun, hacimsel olan 3 boyutu ile zaman boyutunun makro seviyede açılarak kozmik büyüklüğe ulaştığını, diğer 7 boyutun ise, kendi içine büzülüp mikro seviyede, yani sicim seviyesinde gonca gibi sarılı kaldığını söylemektedir. Bu gonca şeklinde sarılı 7 boyutlu enerji yumaklarının ise, evrenin her yanına dağıldığını ve boşluğu doldurduğunu iddia etmektedir.

Bizler makro seviyeye ulaşmış olan 4 boyutun içinde yaşıyor ve bu boyut   içerisinde var olanları algılıyor ve biliyoruz. Ancak mikro seviyede kalan 7 boyutta neler olduğunu bilmiyoruz. Bilmek için de ciddi bir yaklaşım içinde değiliz. İşte Hawking’in söylediği, bu 7 boyut içerisinde de   pekala bizim algılayamadığımız farklı yaşam şekilleri vardır. Bizim dünya koşullarına hiç uymayan yaşam şekillerine Öte Dünya yaşamı diyebiliriz. Buradaki mikro düzeydeki boyutta yaşam mutlaka enerji boyutunda olmalıdır. Çünkü bu boyuttaki varlıklar makro düzeyine geçemediği için enerji hallerinde kalmışlardır. Nitekim;  şamanlar, medyumlar, (ÖYD) Ölüme Yakın Deneyciler burada gördükleri, iddia ettikleri varlıklara “Işık Varlıklar” demektedirler. Çünkü ışıkta bir enerji türüdür.

Bu boyutta yaşayanlar enerji bazlı olduğu için kütleleri de yoktur. Madde şeklinde olmadıkları için de bunların yapı taşları atomlar olmayıp, Takyonlardır. Takyonlar ise, ışık hızından milyonlarca daha hızlı hareket ettiği için bu varlıklar her mekana anında ulaşabilmektedirler. Yani mekansız bir yaşam tarzları vardır. Her yerde, her mekanda anlık bir zamanda bulunabilirler. Prof. Stephan Hawking ve Einstein tüm uzayda sonsuz sayıda eşiz (benzer) evrenler olduğunu iddia etmişler ve bu evrenlere “Paralel Evrenler” demişlerdir. Bu bilim adamlarına göre, bu Paralel Evrenler birbirlerine değmeden, sonsuz tabakalar halinde bir kitabın sayfaları gibi üst üste dizilirler.  Bu evrenler birbirine kara delikler aracılığıyla, solucan delikleri veya Einstein-Rosen köprüsü denen çift huni şeklindeki bir tünelle bağlanmaktadırlar. Huni ağızlarının bağlandığı iki ayrı evren birbirine paralel olup, tamamen farklı boyutlardadırlar.

Prof. S. Hawking daha da ileri giderek, bu paralel evrenlerde diğer 7 boyuttan olan bizim eşizlerimizin yaşadığını ileri sürüyor. Onları tıpkı bizim aynadaki yansımamız, gölge insanlar olarak niteliyor. Bu tarife göre, bu varlıkların takyonik yapıda eksi kütleli olması gerekiyor. Hawking’e göre, biz onları göremiyoruz. Fakat holografik beynimiz kanalıyla onların bütün davranışlarını dalgalar yoluyla algılayabiliyor, aynı tepkileri gösteriyoruz.

Klasik fiziğin boş diye kabul ettiği boşluğun esasında boş olmadığını bu boşlukta bugün sonsuz kapasitede  enerji yüklü olduğunu ve bu enerjinin Big – Bang’ı yaratan temel enerjinin sonsuz sayıda bölünerek dağılmışı olduğunu biliyoruz. Bizler enerjinin yoğunlaşmış hali olarak, dünyada maddesel hayatı yaşıyorsak neden henüz maddeye dönüşmemiş olan diğer enerji parçalarımızın ve akrabalarımızın da bizim bilmediğimiz farklı kurallara göre bir yaşamı olmasın. Bugün bu kuralları bilmediğimiz , keşfedemediğimiz için böyle bir yaşamın var olmasını reddetmeli miyiz? İnsanlar daima bilmedikleri, cahili oldukları şeyleri reddeder ve sorgulama zahmetine katlanmazlar. Bu da bizim ilkel yanımızdır. On binlerce yıldır insanların inandığı, bütün kutsal kitapların farklı ifadelerle belirttiği, (ÖYD) Ölüme Yakın Deneycilerin görüp yaşadıklarını iddia ettikleri, şamanların ve medyumların zaman zaman ilişki kurdukları bu farklı boyutlardaki, farklı alemleri günümüzde yavaş yavaş Kuantum Fiziği de desteklemeye başlamıştır. İleriki yıllarda bu konuda belki daha somut ve inandırıcı bilgilere sahip olacağız. Ama şimdiki bilgilerimizle bile bizim dışımızda başka boyutlarda başka alemlerin de var olabileceğini tartışıyoruz.

Buraya kadar olan açıklamaların ışığı altında her şeyin Big Bang’la başladığına, Big Bang’ı başlatan ve hiçlik enerjisi denen o sonsuz enerjinin adının bilim çevrelerince açık olarak telaffuz edilmemesine rağmen bunun her şeyi yoktan var eden Allah olduğuna pek çoğumuz inanmaktadır.

Evreni ve her şeyi yoktan yaratan Allah’ın da yaşamı sadece dünyaya has kılmadığı evrenin her yerinde farklı yaşamları da pekala var edebileceği düşüncesinden ve yukarıda anlatılanlardan yola çıkarak yazı başlığında öte alem dediğimiz ilahi alemin de var olabileceği kanaatindeyim.

Bu kanaatimi belirtirken, sadece saygı duyduğum  kutsal kitaplardaki  ifadelerle yetinmeyip, diğer deneyimleri ve bilimsel bilgileri de siz okuyucularımla paylaşmak istedim. Bundan sonrasına inanıp inanmamak size kalmış bir şeydir.

2012-07-10
Bu yazı 3009 kere okunmuştur.
Adınız :
Yorumunuz :
 *