Yaşar Özkan Hakkında

1932 yılında Nevşehir-Avonos’a bağlı Göynük köyünde doğdu.
İlkokulu köyünde tamamladıktan sonra, 1950 yılında Tophane Sanat Okulundan ve 1955 yılında da o zaman ki adıyla “İstanbul Teknik Okulu” şimdiki “Yıldız Teknik Üniversitesi” Makine Mühendisliği bölümünden mezun oldu.


ozkan@yasarozkan.com

 

1991 defa okundu.

Tanrıya Giden Yolda Karşılaştıklarım

Tanrıya Giden Yolda Karşılaştıklarım

 

GİRİŞ

Sizlere, beni bu kitabı yazmaya yönlendiren olayın başlangıcını anlatmadan geçemeyeceğim.

Ben bir yazar değil, iş adamıyım ve iyi bir okurum. 1979 yılından beri de Libya’da kesintisiz olarak iş yapan bir müteahhitlik firmasının mensubuyum. Geçmişte Amerika ile Libya’nın arası açılmış , Amerika bazı terörist olaylar bahane ederek 15 Nisan 1986 tarihinde Tripoli’yi bombalamış ve arkasından da Birleşmiş Milletler kararı ile Libya’ya ambargo konmuş ve Libya’nın hava sahası kapatılmıştır. Dolayısıyla biz Libya ile olan seyahatlerimizi Tunus-Jerbe üzerinden yapıyor, Jerbe’den Tripoli’ye karayolu ile gidiyorduk.

17 Temmuz 1998 Cuma günü Türk Havayolları’nın 09:45 uçağı ile İstanbul’dan Tunus’un başkenti Tunus şehrine geldim. Oradan da Tunus Havayolları’nın 14:00 uçağı ile Jerbe Adası’na gitmemiz için iç hat bileti almamız gerekiyordu. O gün hava çok sıcaktı, terminal binası eski bir bina olduğu için klima tesisatı yoktu. Tabir caizse binanın içi bir hamamdı. Yolcu sayısı fazla olduğu ve bir nizamda bulunmadığı için insanlar sıraya girmiyor, adeta birbirleri ile boğuşuyorlardı. Mecburen ben de bu boğuşmanın içine dalarak saatlerce süren mücadeleden sonra zor bela biletimi ve uçuş kartımı alıp, ucu ucuna uçuş kapısına ulaşabildim. Ama her tarafımdan sular fışkırıyor, içimde bir isyan kabarıyordu.

Ben aynı zamanda sürekli pipo içen bir tiryakiydim. Pipo çantamı hep yanımda taşırdım. Uçuş kapısına vardığımda, kısa bir süre dinlenmek için oturduğum koltuğun yanına pipo çantamı da koydum. Ancak uçağa çağrılma anonsu ile acele ile yerimizden kalkarken pipo çantasını orada unutmuşum. Bunun farkına ancak uçak hareket ettikten sonra vardım. O kadar tiryakiydim ki, eğer pipo çantamı bulamazsam gerekirse geri dönmeyi bile göze alabilirdim. Doğruca pilotun yanına gittim, olayı ona anlattım ve yardımcı olmasını rica ettim. Oda durumu Tunus Hava Meydanı’na bildirdi. Araştıracaklar ve bulabilirlerse bir sonraki uçakla gönderecekler dedi. Saat 15:00 civarı Jerbe’ye geldik ve ben bir sonraki uçağı beklemeye başladım. Bu esnada terminalin dışına çıktım. Beni almak üzere, Tripoli’den gelmesi gereken firmamızın aracının gelip gelmediğini kontrol ettim. Gelen giden yoktu. O zaman cep telefonu ve başka bir haberleşme aracı olmadığı için nedenini öğrenemedim. Gayem, gelecek uçakla geleceğini umduğum pipo çantamı alıp geceye kalmadan , bozuk olan Jerbe-Hudut arası yolu geçmek ve karanlık basmadan Tripoli’ye ulaşmaktı. Çünkü gerek Jerbe-Libya Hududu arası yol, gerekse Libya içindeki yol gece yolculuğu için tehlikelerle doludur. Mecburen Tripoli’den gelecek arabamızı ve Tunus’tan bir sonraki uçakla gelmesini ümit ettiğim pipo çantamı beklemeye başladım. Bir taraftan da güneş alçalmaya devam ettikçe geceye kalma korkusu da başladı. Tabii buna bağlı olarak huzursuzlukta.

Ben terminal binasından dışarı çıktığımda, orta yaşlı bir Libyalı taksi şoförü yanıma yaklaşarak beni Tripoli’ye götürmeyi teklif etti. Eski model bir Mercedes arabası vardı. Ben de kendisine bizim arabamızın yolda olduğunu kendisine ihtiyacım olmadığını bildirdim.

Aradan iki saate yakın bir zaman geçti. Bu arada Tunus’tan gelecek olan uçak geldi. Fakat benim pipo çantası gelmedi. Tripoli’den beklediğim firmamız arabası da gelmedi, fakat Libyalı şoför inatla her 15 dakikada bir gelip sürekli olarak beni Tripoli’ye götürme teklifini yeniledi. Ben halen bizim araba gelecek ümidiyle her seferinde onu reddettim. Ama adam ısrarcı, ne yaparsam yapayım yanımdan ayrılmıyor.

Ben yer değiştirdikçe o yine yanıma geliyor. Sanki birilerinden sakın o adamın yanından ayrılma talimatı almış bir görevli gibi davranıyor.

Jerbe’de 3 saate yakın bekledim, güneş batmaya başlamış fakat bizim araba halen gelmemişti. Sonradan öğrendim ki, şoför yolu şaşırmış , Jerbe diye başka bir şehre gitmiş. Çaresiz olarak Libyalı şoföre muhtaç hale geldim. Onun eski model Mercedes’i ile alaca karanlıkta Jerbe’den yola çıktık. Tunus-Libya Hududuna kadar şoförün de yavaş ve dikkatli araba kullanmasıyla salimen geldik.

Bazen Tunus ve Libya pasaport kontrolleri sırasında Tunuslu ile Libyalılar arasında problem çıkar, geçişleri saatlerce kapatırlar. O gün de öyle bir olay olmuş, pasaport polisleri kulübelerini terk etmiş. Uzun bir süre bekledikten sonra gönülleri oldu ve görev başına döndüler. Ben de pasaport kontrolünü saat 20:30’da yaptırabildim. Normalde olması gerekenden dört saat sonra.

Pasaport kontrolünden geçtikten sonra gümrük memurları çevirdi. Her zaman daha sükûnetli olan bu insanlar, bavulumu ve el çantamı açtırarak sonuna kadar her şeyi boşaltıp didik didik aradılar ve beni yarım saat orada tuttular. Hiç de nazik davranmadılar. Daha önce dikkatli bir şekilde istiflenerek bavula konmuş olan eşyaları, şimdiki darmadağın haliyle bavula yerleştirmede çok zorlandım. Gecenin serinliğine rağmen kan ter içinde kaldım, içim nefretle doldu.

Saat 21:00 civarı arabaya bindim ve araba hareket etti. O anda hayatımın en büyük hatasını yaptım. Yüksek sesle ve büyük bir hırsla “Ey Allah’ım sabahtan beri bana bu çektirdiklerin ve bu eziyet niye, oldu olacak bir de trafik kazası yaptır da işkence tamamlansın” dedim. Bu cümle ağzımdan kontrolsüz ve içgüdüsel olarak çıktı. Hemen pişman oldum ve tövbe ettim, üç İhlas Suresi ve bir Fatiha Suresi okudum. Yola devam ettik.

Ağzımdan kontrolsüz bir şekilde çıkan bu sözler bende korku yarattığı için, şoföre yavaş ve dikkatli gitmesi için tembih ettim. O da talimata uygun olarak gitmeye devam etti. Ta ki, huduttan 40km. kadar gelene kadar. Sabrata ve Zuara arasında bir noktaya geldiğimizde, arka sıradan kafamı kaldırıp baktığımda arabanın hızı 120 km.’ye çıkmış. Hemen şoförü yavaş gitmesi için ikaz ediyordum ki, yolun sağından zifiri karanlık içerisinden yola bizim şeridin içine aniden bir tır süratle daldı ve biz de büyük bir hızla bu tıra arkadan çarptık. Şoför emniyet kemerli olduğu ve direksiyonu da hafif kırabildiği için kendini kurtardı. Ben arka koltukta oturuyordum ve arabada eski model olduğu için, arka koltukta emniyet kemeri yoktu, dolayısıyla kemer takmıyordum. Büyük bir hızla ben öne fırladım ve bu esnada ön koltuğu kırdım. Kırılan koltuk kısmen hızımı kesmesine rağmen kafam ön cama girdi. Gözlüğüm burun üstümü kesti, suratım da arabanın göğsüne yapıştı. Bir an, birkaç saniye hareketsiz kaldım. Kendimi kontrol etmeye çalıştım.

Bütün cam kırıkları başımın her yerinde, saçlarımın içinde tuz buz halinde fakat şuurum yerindeydi. Arabanın ön kısmı neredeyse ön mindere gelmişti.

Kaza yaptığımız bu yol Libya’nın en işlek ana yollarından birisi olması nedeni ile yoğun bir trafik akışı vardı. Gecenin o saatinde bile trafik yoğundu. Libyalılar’ın çok iyi bir tarafı varsa bir trafik kazası olduğunda bütün insanlar arabalarını durdururlar ve kaza yapanın milliyeti ne olursa olsun hemen onun yardımına koşarlar. Bu kazada da onlarca araba yanımızda ve arkamızda durdu, daha ben kafamı arabanın göğsünden kaldıramadan onlar benim imdadıma yetişerek beni arabadan çıkarıp, sahibini halen bilmediğim bir arabaya taşıdılar.

Arabadan çıkarıldığımda her tarafım kan içindeydi , sağ kolum sallanıyor ve çok acıyordu. Şuurum yerinde olduğu için benim ikazım üzerine bagajda bulunan bavulumu ve el çantamı da alarak kendi arabalarına taşıdılar. Kalabalık bir grup halinde beni Sabrata Hastanesi’ne büyük bir hızla yetiştirdiler. O kadar hızla gittiler ki, neredeyse bu araba da kaza yapacaktı. İkinci kazadan kıl payı kurtulduk. Eğer ön koltuk kırılma esnasında hızımı kesmeseydi belki o hızla ben camdan dışarı fırlayacak, belki bugün hayatta olmayacaktım. Diğer bir husus, çok yavaş ve dikkatli giden şoföre ne oldu da o noktada hızı 120 km.’ye çıktı. Uyumuş olduğunu zannetmiyorum.

Hastaneye vardığımda hemen ameliyata aldılar. Ameliyata girmeden oradaki polislere üzerimdeki yüklü bir para ve kredi kartları olan cüzdanımı teslim ettim. Ayrıca kartvizitimi de verip Tripoli Ofisi’ni arayarak kendilerine benim hastanede olduğumu bildirmelerini rica ettim. Zira bütün bu esrarengiz olaylar esnasında ne Tripoli ile ne de Ankara’daki ailemle ilişki kuramamıştım. Sonradan öğrendiğime göre, herkes çılgın gibi benim başıma ne geldiğini merak ediyormuş.

Meğer o darbe esnasında benim sadece omuzum çıkmış, herhangi bir kırık oluşmamış ve beyinde de bir hasar yapmamış.

Hastanede derhal röntgenim çekildi ve anestezi verilerek çıkan omuzum yerine oturtuldu. Sabaha karşı 04:30’da bezden portatif bir hamak üzerinde gözümü açtığımda, Allah rahmet etsin, kazadan birkaç sene sonra göreve giderken bir trafik kazasında vefat eden, bizim çalışanımız çok değerli bir insan olan benim can dostum ve Libyalı danışmanım Hasan Tuweybi ile Tripoli Ofis yetkilisi Hasan Hüseyin Adaş başımda bekliyorlardı. Ameliyatı gerçekleştiren Bulgar doktorlar kolumu sabit bandaja alarak benim hastaneden çıkışıma izin verdiler. Meğer yapılan bu sabit bandaj hatalı bir yöntemmiş, ileride bu hatayı telafi etmek için çok sıkıntılı günler geçirdim.

Hastaneden çıkarken polisler bütün paramı son kuruşuna kadar ve kredi kartlarımı eksiksiz olarak verdiler. Bavullarımı ve el çantamı da eksiksiz teslim aldım. Ancak günlük notlarımı tuttuğum ajandamı hiçbir şekilde alamadım. Kimse de ajandanın alıkonulduğunu kabul etmedi.

Takip etmek zorunda olduğum bazı zorunlu işler nedeniyle, o sabit bandajlı kolumla on gün kadar Libya’ da kaldıktan sonra Türkiye’ ye döndüm.

Türkiye’ ye döndüğümde bazı doktorlar bana riskli olacak ameliyat teklif ettiler, bazıları da fizik tedavi. Ben fizik tedaviyi tercih ettim. Ancak sabit bandaj nedeniyle omuz mafsallarında oluşan kan pıhtıları kurumuş olduğu için, omuz mafsallarını açmak için uygulanan jimnastik hareketleri büyük acılar çekmeme neden oldu. Aylar süren tedavi sonunda sağlığıma ve eski halime kavuşmuş oldum.

Yaşanan bu olaylardan sonra oturup uzun uzun düşündüm. Olayları birbirine bağlayarak bir analiz yapmaya çalıştım. Kendi kendime bütün bu olaylar tesadüf olamaz, bazıları tesadüf olsa bile. Bütün bunlar zincirleme bir düzen içinde gerçekleşemez dedim. Bunun bir sebebi ve nedeni olmalı diye düşündüm. Buna sebep olan son noktadaki isyanım diye karar versem bile, son noktaya gelene kadar yaşanan olaylar silsilesi sanki bir planın kusursuz uygulanması gibiydi. Bütün bu olaylar eş zamanlılık dediğimiz kavramın tezahürü idi.

Maddeciler bu olaya nasıl bakar bilemem ama ben buna neden olan, o an izah edemediğim soyut bir gücün varlığına içtenlikle karar verdim. Bütün bunlar Allah’tandır, kaderdir diye sade bir ifadenin arkasına saklanmadım. Bu olayların metafizik yönünü araştırmaya karar verdim. O zamana kadar okumayı seven bir insandım, normalde herkesin okuduğu edebi eserleri ve bazı araştırma kitaplarını okurdum.

Bu olaydan sonra Kuran’ı derinlemesine incelemeye karar verdim. Çünkü ortada soyut bir şeyler olduğuna inandım. Kuran’ı bir dindar gözlüğü ile değil, bilimin ve gerçekçiliğin gözlüğü ile okuyarak gerçek anlamını kavramaya çalıştım. Kuran’ı okurken bazı ayetlerin manasını daha iyi anlayabilmem için, evren bilimi hakkında, kuantum fiziği hakkında, biyoloji hakkında bilgiler edinmem gerektiğini gördüm. O günden bugüne kadar onlarca cilt kitap okudum ve okumaya devam ediyorum. Okudukça, bilmediğimiz şeyleri öğrendikçe, öğrenme açlığım daha da artıyor. Okuyup öğrendikçe her şeyin bize okullarda öğretilen somut şeylerden ibaret olmadığını, soyut şeylerin, somut şeylerden çok daha önemli olduğunu anladım.

Kuantum fiziğine ve evren bilimine dalınca, atomun içindeki mikro düzenle, evrendeki makro düzenin benzerliğini görünce, düzeni yaratan ve yöneten bir gücün varlığına inandım.

Keza kuantum fiziğinin öğrettikleri ile eskiden beri tasavvufçuların söylediklerinin ne kadar benzer olduğunu ve ilimle inancın nasıl uyum içinde bir araya gelebildiğini gördüm. Sanki tasavvufçular 1930’larda ortaya atılan ve daha yeni yeni gelişen kuantum fiziğini eski zamanlardan beri biliyorlar mıydı? diye düşünmeye başladım.

Evrendeki mikrodan, makroya her şeyin elektron denen en küçük parçacıktan, galaksi dediğimiz milyonlarca yıldız kümelerinden oluşan devasa kütlelerin, güneş sistemimizin, dünyamızın hep dönme halinde olduğuna göre, acaba Mevlana o zamandan bu olayı bildiği için mi ayinlerini dönme üzerine inşa etti diye aklımdan geçirmeye başladım.

Bu yazı 5690 kere okunmuştur.