Yaşar Özkan Hakkında

1932 yılında Nevşehir-Avonos’a bağlı Göynük köyünde doğdu.
İlkokulu köyünde tamamladıktan sonra, 1950 yılında Tophane Sanat Okulundan ve 1955 yılında da o zaman ki adıyla “İstanbul Teknik Okulu” şimdiki “Yıldız Teknik Üniversitesi” Makine Mühendisliği bölümünden mezun oldu.


 

3636 defa okundu.

Agarta

Agarta'nın ne olduğunu belirtmeden önce, Agarta ile ilgisi olduğu iddia edilen kayıp, efsanevi MU UYGARLIĞI hakkında bir bilgilendirmede bulunmak istiyorum.

MU UYGARLIĞI

MU Uygarlığı hakkında, İngiliz Albay James Churchward'ın yaptığı kapsamlı araştırmalar sonunda yazdığı dört kitap neşredilene kadar kimsenin bu uygarlık hakkında ciddi bir bilgisi yoktu.

Uzun süre Hindistan'da, İngiliz ordusunda hizmet gören Albay James Churchward 1883 yılında Batı Tibet'e gider ve burada misafir kaldığı manastırda, bu manastırın başrahibi aynı zamanda "Büyük Rahipler Kardeşliği"nin önde gelen üyelerinden olan Rishi ile tanışır ve onunla ileri derecede bir dostluk kurar. Bu dostluk karşılığında Başrahip Rishi binlerce yıldır sır olan ve MU Uygarlığı hakkında geniş bilgiler içeren "Naacal Tabletleri"ni Albay James Churchward'ın incelemesine açar. Bu tabletler, ölü bir dil olan Naga-Maya (MU Dili) dilinde yazılmış olduğu için, Albay James Churchward bu tabletleri çözebilmek için iki yıl Tibet'te kalarak Başrahip Rishi'nin de yardımıyla, çeşitli harf ve şekillerden oluşan bu Naga-Maya dilini öğrenerek tabletleri çözer. Böylece on binlerce yıl sır olarak saklanan bu bilgilerin bilinmeyen bir nedenle 19. yüzyılda açıklanmasına izin verilir. İncelenen bu tabletlerin bir kısmının kırık ve kayıp olmasına rağmen, yinede bu tabletlerden elde edilen eksik bilgilerle bile MU Uygarlığı ve kıtası hakkında ilk defa yoğun bilgi edinilir. 15.000 yıl önce yazılmış olduğu tespit edilen bu tabletler MU ülkesi ve MU dini hakkında geniş bilgiler içerir.

On beş yıl çeşitli bölgelerde MU hakkında incelemelerini sürdüren Albay James Churchward, Amerikalı Jeolog William Niven'in de 1921 - 1923 yılları arasında Meksika'da ortaya çıkardığı MAYA Tabletlerinden haberdar olur. Doğruca Meksika'ya giderek bu tabletleri de inceler. Meksika Tabletleri de Tibet'teki tabletlerde belirtilen bilgilerin aynısını teyit etmektedir. Artık araştırmalarının sonucunda tümüyle ikna olan J. Churchward bu araştırmalarının sonucunu dört kitap halinde neşreder. Bu kitaplar 1930-1931 yıllarında yayınlanır.

Birinci Kitap : MU'nun Çocukları
İkinci Kitap : Batık Kıta MU
Üçüncü Kitap : MU'nun Kutsal Sembolleri
Dördüncü Kitap : MU'nun Kozmik Güçleri

Bu kitapların Türkiye ile olan ilişkisine gelince; Atatürk, Batılıların bize dikte ettirdiği yazılı tarihimize itiraz ediyordu. Zira bu tarihçiler, Türklerin Anadolu'ya girişini 1071'den başlatıyorlardı. Atatürk ise, Türk tarihinin çok eski olduğunu ve aslının Uygur Türklerine, hatta MU'ya dayandığını ispatlamaya ve yeni bir Türk tarihi yazdırmaya çalışıyordu. Bunun içinde işe önce Meksika'dan başladı. Burada MAYA'larla olan ilişkilerden ve oradaki kayıtlardan yola çıkmak istiyordu. Bu maksatla 1931 yılında Türk Tarih Kurumunu ve 1932 yılında da Türk Dil Kurumunu kurdu.

1935 yılında Emekli General Tahsin Bey'i (Tahsin Mayatepek) MAYA Toplumunun dil ve kültürü ile Anadolu insanının dil ve kültürü arasındaki benzerlikleri araştırması için Meksika'ya Büyükelçi olarak gönderdi . Zira Atatürk MAYA'ların da , Türklerin de Asya kökenli olduğundan çok emindi.
Tahsin Mayatepek Atatürk'e düzenli olarak gönderdiği raporlarda, MAYA Kültürü ve dili ile Türk Kültürü ve dili arasındaki pek çok benzerlikleri tespit ederek bildirdi. Ayrıca J. Churchward'ın neşredilen kitaplarından da birer adet gönderdi. Atatürk hemen 60 kişilik bir tercüme heyeti kurarak bu kitapları Türkçeye çevirtti ve incelemeye başladı. Bu arada Tahsin Mayatepek'den araştırmalarıyla ilgili sürekli raporlar almaya devam etti. Bu yoğun çalışmalarını ölümüne kadar sürdürdü. Ömrü vefa etmediği için Türklerin gerçek tarihini dünyaya ispatlayamadan aramızdan ayrıldı. Bugün 21. asırda Atatürk'ü anlayamayanlar kadar, o gün kendisinin kurduğu teşkilatın yöneticileri ve kader arkadaşları bile Atatürk'ü anlayamamışlardı. Atatürk'ün ölümüyle beraber bu çalışmaları bir daha gündeme getirilmemek üzere raflara kaldırıldı. Atatürk'ün çok değer verdiği o kitaplarda Atatürk'ün üzerine kendi el yazısıyla düştüğü notlarla Anıtkabir Müzesine kondu. Bütün bu çalışmalara inanmasalar bile, başta İsmet İnönü olmak üzere hiç kimse Atatürk'e saygı duyma adına da olsa bu kitapları bastırmayı düşünmedi. Yazıklar olsun, Atatürk'ü anlayamayan ve sevmeyen küçük beyinlere...

Albay J. Churchward'ın kitaplarında bahsedilen MU Uygarlığı (ülkesi) Pasifik Okyanusunda büyük bir ada kıtasıydı. Doğudan batıya 8.000 km. , kuzeyden güneye 5.000 km. uzunluğundaydı. MU Uygarlığı bu kıta üzerinde 70.000 yıllık bir geçmişe sahipti. Günümüzden 12.000 yıl önce , çeşitli şekillerde rivayet edilen nedenlerle tüm kıta batmak suretiyle yok olmuştur. Kendisi ile birlikte Atlantis ve Uygur İmparatorlukları da yok oldu. En güçlü iddia, yer kabuğunun altında sıkışan gazların şiddetli deprem ve volkanik hareketlerle yeryüzüne çıkması esnasında büyük çatlaklar açarak , Kıtanın parçalanarak batmasına neden olduğu şeklindedir.

O dönemde kıta üzerinde 64 milyon insan yaşıyordu. Kıta üzerinde dağ silsileleri ve yüksek dağlar yoktu. Genellikle geniş düzlükler , yeşil vadiler , sakin akan ırmaklar, bereketli topraklar ve sık ormanlar vardı. Büyük akarsu ve dereler vasıtasıyla yapılan sulamalarla çok verimli ziraat yapılıyordu. Cennet gibi, tropikal iklime sahip bir ülkeydi. Her yer insana huzur veren bir yeşille boyalıymış gibiydi. Alabildiğine uzanan kumsalları vardı. Zaman içinde yerkabuğunda çatlaklar meydana gelmeye ve fokurdayan su kaynakları oluşmaya , bu kaynaklardan ülkeyi gizemli bir hale getirmeye başlayan dumanlar yükselmeye ve çok sık hafif şiddette depremler olmaya başladı. Binlerce yıl süren bu hafif dereceli depremlerden sonra, yerkabuğunda oluşan sıkışmalar sonucu boşalan enerji ile alçak dağlar yükselmeye ve düz ovalarla kaplı MU Kıtası dağlık bir ülke olmaya başladı. Bugün Pasifik'teki bazı adaların MU'nun dağlık zirveleri olduğu iddia edilmektedir.

MU Uygarlığı çok gelişmiş bir uygarlıktı. Halkı refah içinde yaşıyordu. Bu ülkede insanlar maddiyata hiç değer vermiyorlar, manevi değerlere büyük önem veriyorlardı ve ruhsal olarak çok gelişmişlerdi. Sabır, barış, sevgi ve dostluk en büyük değerleriydi. Toplumsal dayanışma en üst seviyedeydi. Gerektiğinde insanlar mal varlıklarını bile paylaşıyorlardı. İnsanlık, insani değerler açısından en yüksek noktadaydı ve çok eğitimli bir toplumdu. Ancak son zamanlarda onlarda yozlaşmaya başladı. Zengin kısımlar ortaya çıkmaya , toplumda dengeler bozulmaya ve sosyal yapı dejenere olmaya başladı.

MU Uygarlığında denizcilik çok gelişmişti. Dünyanın her tarafına seferler yapabiliyorlardı. Bu üstünlükleri nedeniyle dünya çapında ticaretin merkezi durumundaydılar. Özellikle dev taş blokları ile inşaat yapımında ve mimaride çok ileri bir seviyede idiler. Tek tanrılı dinleri vardı ve dini inançları çok güçlü idi. Din ve ilim bir arada idi. Doğa yasalarını çok iyi biliyorlardı. Bilim adamları; güneş, rüzgar, ses ve dünyanın manyetik alanından enerji üretiyorlardı. Toprak altından keşfettikleri enerji açığa çıkaran manyetik ve radyoaktif kayaları kullanarak bunlardan da enerji elde ediyorlardı. Fizik dalında çok ileri idiler.
Bilim adamları manyetik alanlar yaratabiliyor, gazların kaldırma kuvvetini kullanabiliyor, istedikleri zaman yer çekimi kuvvetini ortadan kaldırabiliyorlardı. Hatta UFO tipi uçan cisimler ve hava taşıtları yapabiliyorlardı. Piramit vari yapıların inşaatında, çok büyük kütleli taşların kaldırılmasında, gazların kaldırma kuvvetinden istifade ettikleri de söylenmektedir.

MU'da teknoloji çok ileri düzeydeydi. Nükleer enerjiyi kullanıyorlardı. Matematikte ve özellikle geometride çok ilerideydiler. Bio enerjiyi kullanmayı biliyorlardı, telepati yetenekleri çok güçlüydü. İnisiye (ermiş) bilim adamları ve rahipler kozmik ve psişik yeteneklerini çok geliştirmişlerdi. Gelecekteki olacakları önceden hissedebiliyorlar, hatta dördüncü boyuta geçebiliyorlardı.

MU'lular koloniler kuruyorlardı. Bunların en mühimleri Asya'da Uygurlar ve Atlas Okyanusunda Atlantis'ti. Sonradan bu iki kolonide imparatorluk olmuştu. İşte böyle bir ülke günümüzden 12.000 yıl önce kurduğu diğer imparatorluklarla birlikte birden bire yok oldu.

AGARTA

Agarta ulaşılmaz, ele geçirilemez ve bozulmaz demektir. Yeraltında kurdukları başka bir dünyada yaşadıkları ve onlar insanlara görülmeyi istemedikçe, insanların onları göremedikleri söylenmektedir.

Agarta'nın varlığı hakkında 20. yüzyılın başlarına kadar hiç kimse bir şey bilmiyordu. Taki Fransız Saint - Yves d'Alveydre'nin 1910 yılında yayınlanan "Hint Misyonu" Polonyalı Bilgin F. Ossendowski'nin 1922 yılında yayınlanan "Hayvanlar , İnsanlar ve Tanrılar" ve Rene' Gue'non'un "Agarta Dünya Kralı" adlı kitapları ortaya çıkana kadar.

Bu yazılardan Agarta konusunu ilk yazan Saint - Yves d'Alveydre'dir. 1842 doğumlu yazar daha ziyade ezoterik konulardaki çalışmaları ile meşhur olmuştur. Bir gün Paris'te, kendisini özel görevli olarak ziyarete gelen Afgan Prensinden Asya'daki Agarta sırlarını dinler ve öğrendiği bu sırları "Hint Misyonu" adlı kitabında açıklar. Ancak kitap matbaadan çıktıktan sonra çok gizli sırları açıklamış olmaktan korkarak, bütün kitapları satışa sürmekten vazgeçip imha eder. 1909 yılındaki ölümüne kadar bu konuyu kapatır. Yalnız kitaplardan birkaç nüshayı imhadan kaçırmış olan yakınları Saint - Yves d'Alveydre'nin 1909'da ölümünden sonra 1910'da bu eseri yayınlar. Böylece de Agarta konusu bu kitapla deşifre olmuş olur.

Saint - Yves d'Alveydre'den sonraki, her ikisi de saygın bilim adamı olan diğer yazarlarda derin araştırmalardan sonra yazdıkları eserlerde Saint - Yves d'Alveydre'nin yazdıklarını teyit eder mahiyette Agarta olayını anlatırlar.

İddiaya göre; MU Kıtasının batmasından binlerce yıl önceden geleceği gören inisiye bilim adamları , rahipler ve seçilmiş kişiler ile Agarta'nın bilgelik üstatları Hindistan'a giderek kendilerini ve MU'nun sırlarını saklamak üzere Himalaya'ların altında kendilerine yer altı şehri kurarlar. Himalaya'ların altında kurulan bu yerleşim yerleri devasa doğal ve yapay yer altı galerilerinden oluşur. Yerleşim yerinin Himalaya'lar olarak seçilmesinin sebebi, bu dağların piramit şeklinde oluşudur. MU geleneğinde piramit yapılar kozmik bir formdur. Özellikle okült (bilim dışı gizli bilgi) kültürüne göre; piramitler yıldızlardan ve gezegenlerden gelen enerjileri toplamakta, biriktirip kullanıma sunmaktadır. Dolayısıyla yer altı yaşamındaki enerji kullanımı için piramit şeklindeki Himalayalar ideal bir seçimdir. Aradan geçen binlerce yıl içerisinde Himalaya'ların altında yüzlerce kilometre boyunda galeri ve yerleşim yerleri oluştururlar. Buradaki aydınlatma dünya dışı bir teknoloji ile olmakta, burada yaşayanların ihtiyacı için her türlü bitki yetiştirilmekte ve yaşam için her türlü ortam sağlanmaktadır. Burada yaşayanlar için ahlak dışı herhangi bir eylem söz konusu değildir.

Bu yer altı şehirlerinde 20 Milyon kişinin yaşadığı ve bunlara ulaşmanın mümkün olmadığı söylenmektedir. Çünkü bu yerleşim yerlerine açılan gizli kapılar kozmik güçlerce korunmaktadır.
Ancak zaman zaman Agarta mensupları yeryüzüne çıkıp insanlar arasına karışmakta ve toplumsal hareketlerle ilgilenmektedirler. Kendisini ruhen çok geliştirmiş olan bazı dünyalılar da korumalı olan bu gizli kapılardan Agarta'ya geçebilmektedirler.

Agarta şehirlerinde kilometrelerce uzunlukta kütüphaneler vardır. Burası bir inisiye üniversitesidir. Bu kütüphanelerde dünyanın var oluşundan bu yana dünyasal tüm evrimin, gelmiş geçmiş tüm medeniyetlerin evrim safhalarının, onların tüm bilgilerinin, yaradılışın, ruhun, tekamülün evrensel bilgilerinin ve her türlü bilimsel kayıtların, bu Agarta Üniversitesinde mevcut olduğu söylenmektedir. Özellikle kadim MU ve Atlantis'in tüm bilim ve bilgeliklerinin, dünya gezegeninin başlangıcından son anına kadar vuku bulan ve bulacak tüm akaşik kayıtların kilometrelerce uzunluktaki kütüphanelerde muhafaza edilen milyonlarca kitaplarda mevcut olduğu söylenmektedir.

Bu kütüphaneler zaman zaman çok özel kişilere açılarak onların bilgilendirilmeleri sağlanmaktadır. Hz. Musa, Hz. İsa, hatta Hz. Muhammed'in bu kütüphaneleri inceledikleri iddia edilmektedir. Pisagor ve Newton gibi bilim adamlarının da bu kütüphaneye kabul edildiği söylenmektedir.

Agarta'yı yöneten üstatlar dünyamızda yaşanmış ve yaşanmakta olan bütün hadiselerin kronolojik akışı, iç yüzü, bilinen ve bilinmeyen sebepleri hakkında daima bilgi sahibidirler. Bunların kayıtları düzenli tutulmaktadır. Agarta, bu devasa bilgi hazineleriyle bir sinarşi (uyumlu yönetme) üniversitesi ve evrensel araştırma merkezidir.

55.700 yıldan beri tüm sanat ve bilimlerin hakiki sentezini içeren bu kütüphanelere, ilahiliğe saygısı bulunmayanlar giremez. Bu kütüphaneler yerin derinliklerinde bulunmaktadırlar. Bu gezegen kütüphanesinin katalogunun tüm bilgisine, sadece Agarta'nın ruhani lideri ve onun başlıca yardımcıları sahiptir.

Bu makalenin sayfaları sınırlı olduğu için, burada Agarta'nın yönetim şekline, inançlarına ve diğer unsurlara maalesef değinemeyeceğim.

TÜNELLER

Bugünkü dünya ölçeğine göre çok ileride olan Agarta Devleti dünyanın her tarafında koloniler oluşturmuş ve bu kolonilere ulaşabilmek için tabir caizse dünyanın her noktasını tünellerle birleştirmiştir. Yazar Kolosima'nın yaptığı tespitlere göre bu tüneller Güney Amerika, California, Virigina, Hawai, Okyonusya, Asya, Avrupa'da; İsveç, Çekoslovakya ve Akdeniz Bölgesinde; Balear Adaları ve Malta'da vardır. Ancak onun belirtmemiş olmasına mukabil Türkiye'de Kapadokya Bölgesinde de bulunmaktadır. Tabi daha bu listede belirtilmeyen pek çok ülkede vardır. Bunların görülebilen uzunlukları binlerce kilometre olmakla beraber, görünemeyen kapalı bölümleri hakkında kimse bir yorumda bulunamamaktadır. Hatta bazıları, bu tünellerin Kuzey Kutbuna çıktığını söylüyor. Keza İspanya ile Fas arasındaki tünellerin Cebelitarık Boğazının altından geçtiği söyleniyor. Hatta Afrika'ya has bazı maymun türlerinin bu tünel yoluyla İspanya'ya geçtikleri iddia ediliyor.

Dünya çapında açılmış olan uçsuz bucaksız bu tünellerin bugünkü teknolojilerle açılmış olması düşünülemez. Açılmış olan tünellerin bugünkü teknoloji ile açıldığını varsayarsak, buralardaki hafriyatlardan çıkan malzemelerin tünel güzergahlarında yoğun bir şekilde depolanmış veya çevreye serilmiş olması gerekir.

Yani tünelin içindeki formasyonu çevrede yoğun bir şekilde görmemiz icap eder. Halbuki; bir çok tünel bölgelerinde böyle bir görüntü yok, bu da şunu gösteriyor ki, bu tüneller, bizim bildiğimiz metotlarla bir hafriyat yapılmak suretiyle değil de, bizim bilmediğimiz başka bir teknoloji ile yapılmış olduğunu gösteriyor.

Erich Von Daniken "Tanrıların Altını" adlı kitabında Ekvator ve Peru'nun altında açılmış olan binlerce mil uzunluğunda tüneller sisteminden bahseder. Bu tüneller ile irtibatlı olduğu mağaralar 1965 yılında keşfedilmişti.

Bu tünellerde, üzerlerinde bilinmeyen dillerde yazılar bulunan metal yapraklardan teşekkül etmiş bir kütüphane holü de vardı.

Erich Von Daniken bu tünellerin çoğunun cilalanmış gibi görünen ve pürüzsüz çok düzgün duvarları olduğunu söylüyor. Erich Von Daniken'e göre bu tüneller kazı makineleri ile kazınarak değil, çok daha gelişmiş teknoloji ve yöntemlerle açılmış olması gerekiyor. Çünkü duvarlarda kazı yapıldığına dair bir işaret yok. İlk aklına getirdiği de, termal delici ve elektron ışın tabancası dediği bir teknoloji. Bu teknolojiye göre, tünelde hafriyat ısı matkabı denen aletlerle yapılıyor ve ortaya çıkan malzeme ışın tabancaları ile ısıtılarak sıvı haline getiriliyor. Bu sıvıda soğuyunca duvarlarda elmas sertliğinde bir tabaka oluşturuyor ve aynı zamanda su tecridini de sağlıyor.

Harol T. Wilkins'de "Kadim Güney Amerika'nın Gizemleri" adlı kitabında, bu tünellerden bahsederken, bu tünellerin bir kolunun 380 mil kat ettikten sonra güneye dönerek 900 mil sonra Bolivya topraklarında devam ettiğini söyler.

Bugüne kadar dünyadaki pek çok araştırmacının yaptığı araştırmalar sonucu neredeyse dünyanın her yeri birbirine örümcek ağı gibi örülmüş tünellerle bağlıdır. Tabi bu tünellerin belli noktalarında da yer altı şehirleri bulunmaktadır.

Bu yer altı şehirleri, bizler tarafından bilinmeyen bir yer altı enerjisi kullanmaktadır. Bu enerji ile de yeşil ışıklı bir yer altı atmosferi yaratılmaktadır.

Son zamanlarda ülkemizde Nevşehir'deki Kaymaklı, Derinkuyu, Mazidağı, Özkonak ve Kapadokya Uchisar'da bulunan yer altı şehirleri ve tüm bölgenin altında bulunduğu iddia edilen tünellerde Agarta ile beraber anılmaya başlamıştır. Özellikle yabancılar burayı çok sıkı takip etmekteler.

Bir de Agarta ile birlikte anılan Şamballa organizasyonu var. Bunlar birbirleri ile hasım olarak anılırlarsa da aslında hasım olmayıp, farklı yapılanmalardır.

Agarta ve Şamballa başlarda aynı toplum iken, sonraları ideolojileri ve yöntemleri farklı iki gruba ayrılmış yer altı toplumlarıdır.

Agarta tamamen spritüeldir. Ruh bilimini, fen bilimini , fiziği ve bütün değerleri ön plana çıkarır. Tanrının sevgisini yeryüzünde sunar. Daima barıştan, hak ve adaletten yanadır. Harpler, anarşi, ahlaki değerlerin yok edilmesi, zulüm gibi hususlar Agarta'dan destek görmez. Agarta sevgi sunumu ile dünyanın kalp çakrasına hitap eder.

Şamballa ise, insanların dış benini eğitir. Eşya bilimini, ruhun biliminin önünde tutar. Gerektiğinde fizik enerjilerinin şiddette kullanılmasına öncülük eder. Her türlü yıkıcı teknolojilerin gelişmesini destekler. Özellikle şu an içinde yaşadığımız dünya koşulları Şamballa'nın desteklemesiyle oluşmaktadır. Agarta, Tanrının sevgisini yeryüzüne sunarken, Şamballa Tanrının iradesini yeryüzüne sunmakla dünyanın tepe çakrasına hitap etmektedir. Her ikisi de yer altında faaliyet göstermektedirler.

Almanya'da Nazizm gündeme geldiğinde gizli Thule Tarikatı üyeleri arasında Adolf Hitler, Rudofh Hees, Karl Haushofer, Alfred Rosenberg gibi kişiler bulunuyordu. Özellikle Karl Haushofer ve Adolf Hitler'in bazı paranormal yetenekleri olduğu biliniyordu.
Bazı olacakları önceden görebiliyorlardı. Bu grubun Şamballa ile ilişkisi vardı. Bir çok teknoloji gelişiminde, Şamballa'dan destek almışlardı. Hitler sahip olduğu doğa üstü güç ve teşviklerle 500 kişilik bir taraftarı ile devleti ele geçirmişti. Harp sonrası tahrip olan Nazi Karargahının enkazı arasında on iki Tibetli rahibin cesedi bulundu. Bu da Nazilerin Şamballa ile iç içe olduklarının kanıtıydı.Nazilerin haç şeklindeki arması da, Şamballa ve Agarta'da kullanılan haç şeklinin sadece ucu kıvrılarak tadil edilmiş şekliydi. Kim bilir, belki bugün Amerika'da Şamballa'nın desteğindedir.

Şimdi içinde bulunduğumuz çağ Demir Çağı'dır. Maya takvimine göre bu çağ 21 Aralık 2012'de bitmekte olup, bundan sonra Altın Çağı başlayacaktır.

Bazı kişiler Agarta'nın Altın Çağın başında yer altından çıkıp, dünyada yaşanacak bir çok elim olaylardan sonra geri kalanlarla çok adil bir düzen kuracağını söylemektedir.

Dünyada sansasyon yaratan ve dokuz cildi Türkçeye çevrilmiş olan Kryon Kitaplarında da Agarta ismi kullanılmadan, 21 Aralık 2012'den sonra insanlığın ataları olan ve dördüncü boyuttan gelecek olan kişilerle temas kurulacağı defalarca tekrarlanmaktadır.

Kuran'da Neml Suresi (27/48) 82 ayetinde şöyle demektedir. "O söz tepelerine indiğinde, yerden onlar için bir DABBE çıkarırız da o onlara, insanların bizim ayetlerimiz gereğince inanmadıklarını söyler." Bazı kişiler bu ayeti Agarta ile ilişkilendiriyorlar.

Yukarıdaki tespitlerden sonra, istemeyerek de olsa bu yazıyı yine 21 Aralık 2012 ile bağlamak zorunda kaldım. Yorum sizin...

Düz bir mantıkla, yukarıdan beri anlatılanları kavrayıp, onaylamak çok zor. Bende bu zorlananlardanım ama evrende kavranması zor olan o kadar çok şey var ki, kavrayamadığımız şeyleri de hemen ret etmek ne derece doğru. Halen Kuantum Fiziğini doğru dürüst anlayan ve Kuantum dünyasında var olan , düz mantıkla izahı mümkün olmayan davranışları kavrayabilen kaç kişi var ki...

2012-07-10
Bu yazı 5036 kere okunmuştur.
Adınız :
Yorumunuz :
 *