Yaşar Özkan Hakkında

1932 yılında Nevşehir-Avonos’a bağlı Göynük köyünde doğdu.
İlkokulu köyünde tamamladıktan sonra, 1950 yılında Tophane Sanat Okulundan ve 1955 yılında da o zaman ki adıyla “İstanbul Teknik Okulu” şimdiki “Yıldız Teknik Üniversitesi” Makine Mühendisliği bölümünden mezun oldu.


ozkan@yasarozkan.com

 

2638 defa okundu.

Çoklu Evrenler

Adına Big- Bang dediğimiz Büyük Patlama (genişleme) ile kum tanesinden binlerce defa daha küçük bir ateş topundan, bir enerji paketinden başlayan evrenimizin işleyişinin açıklanması için başta Einstein olmak üzere bir çok fizikçi gayret sarf etmiş ve etmektedirler.

Einstein, evrenimizin işleyişini etkileyen 4 kuvvetin yani yer çekimi kuvvetinin, elektromanyetik kuvvetin, güçlü kuvvetin (nükleer) ve zayıf kuvvetin adına M Kuramı denen tek bir çatı altında formüle edilmesi halinde evrenin işleyişinin açıklanabileceğine inanıyordu. Bu konuda çok büyük çaba sarf etmesine rağmen, bu sorunu çözmeye ömrü vefa etmedi. Ölümüne kadar bu sorunu çözemedi.

Einstein’ın ölümünden sonra fizikçilerin yaptığı yoğun çalışmalar ve geliştirdikleri teoriler gösterdi ki, M Kuramı sadece Einstein’ın üzerinde ısrarla durduğu 4 kuvvetin birleştirilmesinden ibaret olmadığı, bu 4 kuvvete sicim kuramının da dahil edilmesinin zorunlu olduğu ispat edildi.

Einstein’ın zamanında sicim teorisi bilinmiyordu. O günün fizik kurallarına göre elektronlar gibi temel parçacıkların nokta gibi küçük küreler şeklinde oldukları kabul ediliyor ve teoriler bunun üzerine kuruluyordu. Bu nedenle de, nokta parçacık kabulünden yola çıkılarak geliştirilen Einstein’ın meşhur görelilik kuramına göre, evrenimiz 3 uzay + 1 zaman olmak üzere 4 boyutlu olarak kabul ediliyordu. 1984’den sonraki yapılan sicim kuramı çalışmaları gösterdi ki, Einstein’in 4 boyutlu uzay kuramı ile her şeyin kuramı olan M Kuramını oluşturmak mümkün değildi. Zaten bu nedenle de Einstein M kuramı çalışmalarında başarılı olamamıştı.

Sicim Kuramına göre evrenimizin 10 Uzay + 1 Zaman olmak üzere 11 boyutlu olması gerekiyordu. Aksi halde her şeyin kuramı olan ve evrenimizin temel güçlerini içine alarak birlikte ifade edilmesini sağlayan bir M Kuramının oluşturulması mümkün görünmüyordu. Bu teori üzerinde halen büyük bir ittifak olmasına rağmen henüz M kuramı da çözümlenip oluşturulmuş değil. Belki de bu çalışmalar 21. yüzyıl boyunca devam edecek ancak gelinen son nokta bu.

Gelinen noktada görüldü ki, evrenimizdeki elektronlar, kuarklar gibi atom altı parçacıklar nokta şeklinde olmayıp, plank uzunluğunda (10-33 cm) kabaca lastik bantlar gibi esneyip titreşen oluşumlardır. Bu sicim şeklindeki parçacıkların titreşimleri evrende dalgalanmalar yaratmakta, bu dalgalanmalar sonucunda evrende yeni oluşumlar meydana gelmektedir.

Evrende hareket halindeki bu sicim parçacıklar birbirleri ile çarpıştıkları veya birleştikleri zaman birbirlerini yok ederek enerjiye dönüşmektedirler. Bu enerji hali de (ilmek) kısa bir yol aldıktan sonra tekrar ikiye ayrılarak yeni parçacıklar oluşturmaktadırlar. Bu yeni parçacıklar da halka şeklinde birleşerek tekrar yok olmakta ve enerji hattına (ilmeğe) dönüşmektedirler. Bu enerji hattı da (ilmek) kısa bir süre sonra ayrışarak tekrar parçacığa dönüşmektedir. Bu hal böylece sürüp gitmektedir.

Sicimlerin titreşerek yarattıkları dalgalanmalar sonucu meydana getirdikleri bu birleşme ve ayrışma olayları sonucu ortaya çıkan halkalara Zarlar denir. Her bir zar (halka) da farklı boyutları oluşturur.

Sicim teorisinin ortaya koyduğu çok boyutluluk kavramına bağlı olarak “Çoklu Evrenler” kavramı tartışmaya açılmış oldu.

Çoklu Evrenler Ne Demektir?

Bilindiği üzere, yapılan hesaplamalara ve deneysel bulgulara göre, 13,7 milyar yıl önce mikro hacimde fakat sonsuza yakın kütleli (1072 kg / inch3 veya 6,1 x 1073 gr/cm³ yoğunlukta) yoğun bir enerji paketinin adına Big – Bang denen bir patlama, daha doğrusu bir genişleme ile evrenimiz oluşmuştur. O günden bu yana da ışık hızına yakın bir hızla genişlemeye devam etmektedir. Devasa boyutlarda genişlemiş olan evrenin büyüklüğü hakkında bir hesaplama yapılamamaktadır.

Devasa boyutlarda genişlemiş ve genişlemeye devam eden bu evrene Meta Evren denilmektedir. Meta Evren’de oluşan kuantum alanların etkisi ile kimisi birbirine benzeyen, kimisi de farklılıklar gösteren pek çok sayıda evrenler oluşmaktadır. İçinde yaşadığımız ve algıladığımız bizim evrenimiz de bu evrenlerden sadece birisidir.

Kaba bir anlatımla, Meta Evren’i sonsuza yakın bir balonlar yumağı olarak düşünürsek bizim evrenimiz bu balonlar yumağındaki balonlardan birisidir. Biz içinde yaşadığımız bu evreni biliyor, bu evrendeki bilinmeyenleri anlamaya çalışıyoruz. Nasıl ki, bizim evrenimizde bir yaşam varsa, bu yaşam çok çeşitlilik arz ediyorsa, diğer evrenlerde de şuurlu yaşamlar vardır. Diğer evrenlerin bazılarındaki yaşam, bizim evrenimizdeki yaşamın benzeri olabileceği gibi bizim evrenimizden çok farklı yaşam şekilleri de olabilir. Bu yaşamlar magro boyutta olduğu gibi sicim kuramının ileri sürdüğü gibi mikro boyutta da olabilir.

Yine sicim kuramının belirttiği gibi bazı evrenlerde bizim ikizlerimiz de olabilir. Bizler bu dünyada, diğer evrendeki ikizlerimizin düşünce ve davranışlarını yansıtıyor olabiliriz. Bunları ben söylemiyorum, Sicim Kuramcılar ve Stephen Hawking gibi fizikçiler söylüyor.

Biz evrenimizi görebildiğimiz ve ölçebildiğimiz oranda algılıyoruz. Algılayabildiğimiz en uzak mesafe 13,7 milyar ışık yılıdır. Esasında bu algılama da sanaldır. Çünkü biz bize en uzak bir yıldızın 13,7 milyar yıl önce gönderdiği ışığı gördüğümüz zaman bu yıldız veya ölçtüğümüz radyasyon bizden 13,7 milyar ışık yılı uzaktadır diyoruz. Halbuki biz o ışığı veya radyasyonu gördüğümüz veya tespit ettiğimiz anda o nesne eğer yok olmamışsa bizden en az 40 milyar ışık yılı uzaktadır. Zira evrenin yüksek hızla genişlemesi nedeniyle o nokta bize ışığını veya radyasyonunu gönderdiği noktadan çok daha uzağa gitmiş bulunmaktadır.

Bu durum öne baktığımız zamanki durumdur. Benzer durum arkamıza, sağımıza, solumuza baktığımız zamanda aynı olacağına göre bizim evrenimizin çapının ortalama 80 milyar ışık yılı mertebesinde olması gerekir. Yani biz takriben 80 milyar ışık yılı çapındaki bir baloncuk içerisinde yaşıyoruz denebilir. Biz ancak teknolojimizin gelişmişliği oranında bu balonun belli mesafelerine kadar olan kısmını inceleyip, bu sınırlar içerisinde araştırmalar yapabiliyoruz. Bu evrende olup biteni algılayabiliyoruz. Diğer evrenlerde ne olup bittiği hakkında bir fikrimiz yok.

Halbuki Meta Evren sonsuza yakın mertebede genişlemiş olup, bu Meta Evrende bizim gibi, bizden daha büyük, veya daha küçük sayılamayacak kadar çok evrenler vardır. Bu evrenlerdeki boyutlar da bizimkine benzer olabileceği gibi, bizden farklı boyutlarda olabilir. Sicim Kuramının savunduğu 11 boyuttun farklı versiyonları ve sayıları olabilir. Bütün bunlar kuantum fiziğinin ve sicim kuramının sonuçlarıdır. Bu evrenlere, Kuantum Baloncukları da denmektedir.

Buraya kadar anlatılanlar tasavvuftaki ve mistizmdeki çoklu öte alemler kavramına benzemektedir.

Bu evrenlerde zaman , evrenlerde yaşayan zeki varlıkların algılamalarına göre farklıdır. Zaman, kişilerin algılamasına ve konumuna göre değişken bir kavramdır. Zamanın ne olduğunu söylemek çok zordur. Zaman bizim gezegenimizde başka bir şeydir, diğer gezegende daha başka bir şeydir. Çünkü biz zamanı gezegenimizin güneş etrafındaki yörüngesindeki bir dönüşüne göre ayarlamış, ona 1 yıl demişiz. Sonra onu alt birimlere bölmüşüz. Eğer diğer gezegenlerde yaşayanlar varsa, onlar da zamanı benzer bir şekilde tayin edeceklerse o zaman gezegenden gezegene büyük farklılık gösterecektir. Gezegenler arasında bu farklılıklar oluyorsa, evrenler arasında mutlaka daha büyük farklılıklar olacaktır.

Rus bilim adamı Andreas Sakharov’un 1975 yılında Nobel Barış Ödülünü alırken yapmış olduğu konuşma esnasında söylemiş olduğu şu söz enteresandır.

“Sonsuz bir uzayda, bir çok medeniyetin var olması zorunludur ve onlar arasında bizimkinden daha akıllı ve daha başarılı olanları olabilir. Evrenin gelişiminin, temel niteliğinde sonsuz kez tekrarlandığı kozmolojik varsayımı destekliyorum.” ,

Çoklu evren, fikri geçmişte daha ziyade bilim – kurgu romanlarında ve filmlerinde işlenirdi. Son 20 yılda kuantum fiziğinde, sicim kuramı üzerinde yapılan çalışmalar ve ortaya çıkan büyük değişikliklerden ve yeni geliştirilen fikirlerden sonra çoklu evrenler kavramı artık bilimsel çevrelerce de ciddi bir şekilde ele alınmakta ve bilim – kurgu teorisyenlerinin uçuk hayalleri olarak görülmemektedir. Çoklu evrenlerin varlığı hakkında gittikçe büyüyen sağlam deliller vardır. Çoklu evrenler konusunda hala açıklanması gereken bazı sorular varsa da artık bu soruların cevapları da gittikçe netleşmektedir.

Bu çoklu evrenler, diğer adları ile üç boyutlu zarlar, meta evrende yan yana durabilirler. Birbiri ile çarpışarak kendilerini yok edip enerjiye dönüşebilirler. Birbirlerinin yörüngesinde dönebilirler. Sözgelimi bizim komşumuz olan bir evren bize 11. boyutta mikroskobik derecede yakınsa, onun gravitonlarının (kütle çekimsel kuvvet taşıyan parçacıklarının) bizim evrenimize sızıp, evrenimizdeki nesnelerin (şeylerin) hareket etmelerini etkileyebilirler. Çoklu evrenlerin çoğu bizim evrenimizden oldukça farklıdır.

21. yüzyılın başlarında bazı bilim adamları evrenimizin bir taklit evren olduğu fikrini ortaya attı. Bunu söyleyenler ortaya iki seçenek koydular;

1. Evrenimizin bir bilgisayar simülasyonu yani taklit bir evren olduğuydu. Bazı kozmologlar tarafından bu fikir oldukça ciddiye alınırken, bazıları tarafından da kabul görmedi.
2. Daha az popüler olmasına rağmen diğer fikir ise, evrenimiz başka bir evrendeki bizden çok zeki varlıklar tarafından kasten üretilmiş yapay bir evren olduğu idi.

Ortaya atılan bu iddialar çok yeni olup, farklı görüşteki bilim adamları tarafından artıları ve eksileri ile tartışılmaktadır. Ancak kanıtlanması pek kolay değildir.

Bugün hologram tekniği ile bir çok nesneyi aslını ortaya çıkarmadan, asıl nesnenin kendisi gibi gösterebiliyoruz. Ancak bu görüntü bir nesnenin cansız görüntüsüdür. Tüm evreni, evrendeki yaşamı, davranışları, düşünceleri velhasıl her şeyi bir holograma dönüştürmek canlı bir varlığın harcı değil, olsa olsa başka evrenlerde ve başka boyutlarda yaşayan üstün nitelik ve zekalı bazı güçlerin geliştirdiği ve bizim kavrayamayacağımız çok üstün teknoloji ve bilgi birikimi ile olabilir.

Nitekim Prof. David Bohm’da 1947’den sonra elektronların davranışları ve örgütlenmeleri ile ilgili bir çok deneyler yaptıktan ve 1982’de fizikçi Alain Aspect ve arkadaşlarının, elektronların arasındaki mesafe ne olursa olsun bunlardan birisi nasıl davranıyorsa, diğerlerinin de aynı şekilde davrandıklarını ve birinin ne yaptığını, diğerinin bildiğini ispat ettikten sonra tüm parçacıkların holografik yapıda ve tüm evrenin yapı taşlarının da bu parçacıklar olduğuna göre, evren de holografik yapıdadır, diyordu. Bohm’a göre, dünya üzerindeki günlük yaşamımızın görünen gerçekliği aslında tıpkı holografik bir görüntü gibi bir tür illüzyon ve bir hayaldi.

Bohm, bu gerçekliğin altında, daha derin bir var oluş düzeni olduğunu, bu düzenin, fiziksel dünyamızın tüm nesne ve görünümlerini tıpkı bir holografik film parçasının bir hologram yaratmasına benzer biçimde yarattığını söylüyordu. Bohm bu var oluş düzenine saklı (açığa çıkmamış) düzen, bizim varlık düzeyimize de belirgin (açığa çıkmış) düzen diyordu. Evrende oluşmuş tüm biçimlerin bu iki düzen arasındaki sayısız gizlenmelerin ve ortaya çıkışların sonuçları olduğunu düşünüyordu.

Enteresan olan ise, Bohm’un bu iddiasını ve diğer bilim adamlarının daha sonraki benzer iddialarını ortaya attıktan yüzlerce sene evvelden beri Anadolu Tasavvufçularının bazıları da dünya hayatının bir hayal olduğunu söylüyorlardı.

Pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da bazı kuantum fizikçileri ile mistizimciler fikir birliği içinde görünmekteler.

Kaynakça :
Çoklu Evrenler Yazarı John Gribbin

2013-05-18
Bu yazı 3345 kere okunmuştur.
Adınız :
Yorumunuz :
 *