Yaşar Özkan Hakkında

1932 yılında Nevşehir-Avonos’a bağlı Göynük köyünde doğdu.
İlkokulu köyünde tamamladıktan sonra, 1950 yılında Tophane Sanat Okulundan ve 1955 yılında da o zaman ki adıyla “İstanbul Teknik Okulu” şimdiki “Yıldız Teknik Üniversitesi” Makine Mühendisliği bölümünden mezun oldu.


 

3636 defa okundu.

Dünyamızı Ne Kadar Tanıyoruz veı Ne Kadar Koruyoruz

Dünyaya ortalama mesafesi 384.000km olan yörüngede dönen tek uydusu Ay'dır. Ay'ın ekvator çapı 3.476 km olup, Dünyadan yaklaşık 50 defa daha küçüktür. Ay'da atmosfer yoktur. Bunun sonucu olarak yaşamı destekleyen hava ve su yoktur, dolayısıyla yaşamda yoktur. Her ne kadar yakın zamanda NASA'nın yaptığı bombardıman deneyiyle donmuş su zerreciklerine rastlandığı açıklandı ise de bunun çok sınırlı bir bölgede ve sınırlı bir miktarda olması nedeniyle ne derecede yaşama imkan vereceği net değildir. Ancak Ay varlığı ile Dünyadaki yaşamı etkilemektedir.

Dünyamız her iki kutbundan da basık bir küredir. Yani kutuplardaki eksenindeki çapı, ekvator eksenindeki çapından 42 km. daha küçüktür.

HAREKET HIZLARI
Dünyadan kaçış hızı = 11 km /san = 39.600 km/h
Yani Dünyadan atılan bir cismin tekrar Dünyaya düşmeden uzaya çıkabilmesi için gerekli olan hız.

Kendi ekseni etrafında dönüş hızı = 1,669 km / h = 464 m / san.
Güneş etrafında dönüş hızı  = 108.000 km / h = 30 km / san.

Güneş Sisteminin Solar Apeks denen Herkül Yıldız kümesine doğru olan yörüngedeki hareket hızı  = 72.000 km / h = 20 km / san.

Samanyolunun Güneş Sistemi ve tüm yıldızlarla beraber kendi ekseni etrafında dönüş hızı = 900.000 km / h = 250 km / san.

Yukarıdaki bilgilerden de görüldüğü üzere, saatte 1.669 km hızla dönen Dünya denen bu topaç üzerinde, bu Dünya ile beraber Güneş etrafında 108.000 km/h hızla dönmekte, Güneşle beraber Solar Apeks'de 72.000 km/h hızla hareket etmekte ve Samanyolu ile beraber de 900.000 km/h hızla dönmekteyiz. Bu akıl almaz hızlarla hareket ederken biz ve bizimle beraber denizler, diğer canlı ve cansızlar bunu hiçbir şekilde hissetmemekteyiz. Ne aşırı hızlar nedeni ile uzaya savrulmaktayız, ne de dünyaya yapışıp kalmaktayız. Evrende var olan, dünyamızda var olan bu ilahi düzen içerisinde sanki bu hareketler hiç olmuyormuş gibi her türlü fiziki hareketleri serbestçe yaparak yaşamaktayız.

Bunu sağlayan, dünyanın yoğunluğunun olması gereken değerde olmasıdır. Dünya öyle ince ve hassas hesapla yaratılmıştır ki, bu ince hesap eğer en ufak bir şaşma yapsaydı bizler dünya üzerinde olamazdık. Dünyanın yer çekimi kuvveti de dünyanın yoğunluğuna göre ayarlanmıştır. Eğer dünyanın ortalama yoğunluğu 5,52 yerine 5,52'den biraz daha küçük olsaydı merkez kaç kuvveti yer çekimi kuvvetini yeneceğinden bizler ve dünya üzerindeki denizler ve muhtemelen bitkiler uzaya savrulacaktık. Aksine bu yoğunluk 5,52'den biraz büyük olsaydı, dünya üzerine yapışıp kalacak hiçbir hareket yapamayacaktık. Bu değerin biraz daha fazla olması halinde belki de dünya içerisine çekilecektik. Bütün bu düzen sıfır hata ile yaratılmıştır.

Böyle hassas dengeler üzerinde yaratılmış olan Dünya ve Güneş Sistemi yukarıda belirtilen yüksek hızlarda sürekli hareket halinde olduğu için biz her an uzayın farklı bir noktasında seyretmekteyiz. Bir defa geçtiğimiz bir yerden bir daha geçme ihtimalimiz yoktur. Sürekli hareket halinde olan bir trenin içerisindeki yolcular gibiyiz.

DÜNYANIN İÇ YAPISI
Dünya, yeryüzünden merkeze doğru genel olarak 4 ana tabakadan oluşur.

1- Yer Kabuğu : Üzerinde yaşamımızı sürdürdüğümüz yerdir. Kalınlığı ortalama 50 km.'dir, dünya kütlesine oranı %0,4 , yoğunluğu 2,7 - 3 kg/dm³'dür.

2- Manto : Yerkabuğunun altındaki tabaka. Kalınlığı 2.840 km., dünya kütlesine oranı %67,4 ve yoğunlu 3,3  kg/dm³'dür.

3- Dış Çekirdek : Kalınlığı 2.260 km. , dünya kütlesine oranı % 30,6 ve yoğunluğu 10,8 kg/dm³'dür. Eriyik halindeki demir ve nikel karışımı magmanın bulunduğu yerdir.

4- İç Çekirdek : Kalınlığı 1.221 km. , dünya kütlesine oranı % 1,6 ve yoğunluğu 13,4 kg/dm³.'dür. Katı kristal halinde demir ve nikel karışımı.

Dünyanın ortalama yoğunluğu 5,52 kg / dm³ (takriben)

ATMOSFERİN ÖZELLİKLERİ
Dünya yüzeyinden itibaren 1.000 km yüksekliğe kadar ulaşan gaz kütlesine ATMOSFER denir. Dünyamızı çevreleyen bu gaz kütlesi güneşten gelen enerjinin büyük kısmının hızlı bir şekilde uzaya geri dönmesini önleyerek dünyanın ılıman bir ortamda olmasının yanında canlıların yaşamını sağlayan pek çok işlevi vardır.

Atmosferin terkibinde % 78,09 azot, % 20,95 oksijen ve geri kalanın da hidrojen,karbondioksit, helyum, argon, kripton ve neon gazları ile % 0,2 - 0,4 arası su bulunur.

Atmosfer 5 ana tabakadan oluşur ;

1- Traposfer :Yeryüzünden 16 km'ye kadar uzanır. Atmosferdeki gazların % 75'i bu tabakada bulunur. Meteorolojik olaylar bu tabakada , yoğunlukla su buharının bulunduğu 3 - 4 km'lik bölümde oluşur. Oksijen miktarı 9 km'ye kadar olan bölümde yoğunlaşır. 9 km'den sonra solunuma ve 16 km'den sonra da yakmaya yeterli oksijen olmaz

2- Stratosfer : Atmosferin 2. Tabakası olan stratosfer, troposferden sonraki 40km'ye kadar olan tabakadır. Bu tabakada su buharı olmadığı için hava hareketleri çok sakindir. 19 - 40 km arasında ultraviye ışınlarının oksijen gazı ile etkileşimi sonucu, oksijen gazı ozon (O3) gazı haline dönüşür. Bu ozon (O3) tabakası ultraviye ışınların tahribinden dünyamızı ve dünya yaşamını korur. Eğer bu ozon tabakası olmasaydı atmosferden geçen ultraviye ışıkları 50 kat daha kuvvetli olacağı için yeryüzünde hiçbir canlı hayat olmayacaktı.

3- Mezosfer : Stratosferden sonraki 50 km'ye kadar olan tabakadır.

4- Iyonosfer (Termosfer): Mezosferden sonraki 300 km.'ye kadar olan tabakadır. Bu tabakada seyrek gaz iyonları (bir veya daha çok elektron kazanmış veya yitirmiş bir atomdan oluşmuş elektrik yüklü parçacık) bulunur. Bu tabaka radyo dalgalarını aksettirir. Kutup ışıklarını oluşturur.

5- Ekzosfer : İyonesferden sonraki tabakadır. Yani yeryüzünden takriben 400 km. yukarısından itibaren olan katmadır. Bu bölümde yerçekimi kuvveti çok az olduğundan hidrojen ve helyum gibi hafif gazların atom ve iyonları yer çekiminden kurtulup uzaya kaçabilir. Bu katman da ekzosferden 600 km yukarısına kadar uzanır.

ATMOSFERİN FAYDALARI
• Gökyüzünün rengini verir. Güneşten gelen ışınların % 15'i atmosfer tarafından emilir, % 27'si yeri ısıtır, % 8'i yere çarpıp uzaya gider, % 25'i atmosferde dağılır, diğer %25'in 16'sı tekrar yere iner. Havanın sıcaklığı alttan yukarı olur. Eğer atmosfer olmasaydı gökyüzü karanlık olacak, güneş gören yerler aydınlık ve aşırı sıcak, gölge yerler ise karalık ve aşırı soğuk olacaktı.
• Yeryüzüne gelen güneş enerjisi atmosfer sebebiyle tümüyle uzaya kaçamadığından yeryüzünün ısınmasına neden olmaktadır.
• Atmosfer basıncı sebebiyle yeryüzünde suyun kalmasına ve buharlaşma yolu ile de kaybolmasına ve tekrar yağışlarla yeryüzüne dönmesine sebep olmaktadır.
• İklim olaylarını meydana getirir, yağış farklılıkları olur.
• Canlı yaşamın gereksinimi olan gazları ihtiva eder.
• Güneşten ve uzaydan gelen zararlı ışınları önler.
• Dünyanın aşırı ısınmasına ve soğumasına mani olur.
• Dünya ile birlikte dönerek sürtünmeden dolayı ortaya çıkacak yangınları ve yanmaları önler.
• Uzaydan gelen meteorların atmosferde yanarak parçalanmalarına neden olur.
• Güneş ışınlarını yayarak gölgede kalan kısımların da aydınlanmasını sağlar.
• Işığı, sesi ve ısıyı geçirir.
• Hava akımları sayesinde gündüzlerin aşırı sıcak, gecelerin aşırı soğuk olmasını önler.
• Hava erimiş olarak derin deniz diplerine kadar sızarak deniz yaşamını sağlar.
• Topraktaki boşlukları doldurarak toprak altındaki tüm böcek ve mikroorganizmaların yaşamına neden olur.
• Yıldırımların oluşmasını ve yıldırımlar yoluyla dünyaya enerji akmasını sağlar.

Böylece hava, kara ve deniz üçlüsünün işbirliği ile dünyada mükemmel bir denge meydana gelerek yaşamın var olması sağlanır.

DENİZLER VE OKYANUSLAR
Dünya yüzeyinin % 76,32'i okyanus ve denizlerden oluşur. Okyanusların toplam alanı 359.000.000 km² , denizlerin toplam alanı 31.601.000 km²'dir. Okyanus ve denizlerin toplam alanı ise 390.000.000 km²'dir. Yani deniz alanları okyanus alanlarının % 8,8'i ve toplam su alanlarının ise % 8'dir. Okyanusların en derin noktası 11.034 m. ile Pasifik (Büyük) Okyanusundaki Mariana Çukurudur.

Bir teoriye göre " Dünyanın yıldız maddelerinden gelen parçacıklardan oluşmaya başladığında, yerkürenin sert kabuğunda meydana gelen kayaların ve sert maddelerin içinde su ve gazlar bulunuyordu. Bu katı tabaka yer çekiminin etkisiyle sıkıştıkça yerkürenin iç katmanlarında sıcaklık artışı oldu. Bu sıcaklığın etkisiyle su buharı ve çeşitli gazlar bünyeden ayrılarak yerküre yüzeyinde şiddetli bir kaynama ve köpürme başladı. Bu arada meydana gelen volkanik püskürmelerle yerkürenin iç katmanlarındaki gazlar atmosferi oluşturmaya başladı.

Uzun yıllar içerisinde dünyanın soğumasına paralel olarak yerkabuğundan fışkıran su buharları yoğunlaşarak suya dönüştü. Böylece de yerkürenin çukurlarına ve alçak bölgelerinde toplanan sular okyanusları ve denizleri oluşturdu" yani yeryüzündeki sular , başka teorilerde iddia edildiği gibi zaman zaman kuyruklu yıldızların dünyaya çarpmasıyla onlardaki buzların erimesi sonucu meydana gelen gök kaynaklı bir oluşum olmayıp tamamen yer kaynaklıdır. Yerden buharlaşıp küre dışına çıkan sularda zaten kar ve yağmur şeklinde tekrar yere dönmektedir.

Yapılan tespitlere göre, deniz suyunun içinde % 3'e kadar çözünmüş katı madde vardır. Bu katı maddenin ¾'ü tuz, geriye kalan 1/4 ‘ünde ise her şeyden biraz vardır. Altın dahil pek çok kıymetli metaller bulunmaktadır. Bu durumda en büyük maden rezervleri deniz suyunun içinde yatmaktadır. Tabi bu madenlerin sudan ayrıştırılması fizibil olmadığı için şimdilik işletilmemektedir. İleride teknoloji geliştikçe ne olacağı da bilinmez.

Denizler ve okyanuslar yeryüzü yaşamı için hayati öneme haizdir. Bu sulardaki çok çeşitli balık ve deniz ürünleri insanlar için en büyük besin kaynağıdır. Okyanus akıntıları ve kutup buzları, iklimlerin en büyük düzenleyicilerinden biridir. Buharlaşan sular yağmur ve kar oluşmasının nedenidir. Kıyılardaki oluşumlar sosyal yaşamın vazgeçilmeyen alanlarıdır.

Denizler kendi ekolojik koşullarını kendisi sağlar. Deniz yosunları oksijen üretimini sağladığı gibi, planktonlarla beraber deniz canlılarının en büyük besin kaynağıdır.

Denizler ve okyanuslar, çevre kirliliği ve endüstriyel atıklarla sürekli kirletildikçe ve küresel ısınmayla önce planktonlar ve diğer deniz bitkileri kaybolmakta, buna bağlı olarak da deniz canlıları yok olmaktadır. Denizlerde yapılan aşırı ve ölçüsüz avlanmalar, vahşice yapılan katliamlar ve kirlenmeler her sene deniz yaşamını biraz daha azaltmaktadır.

KUTUPLAR
Dünyamızın kuzeyinde Kuzey Kutbu, güneyinde de Güney Kutbu bulunmaktadır. Kutup bölgeleri dünyanın en soğuk bölgeleridir. Dünyanın ekvatoru ile kutupları arasındaki sıcaklık farkı 100C˚yi bulur. Yazları -20C˚ ve kışları da -70C˚ soğuk olur.

KUZEY KUTBU
Dünyanın kuzey noktasında buz denizi diye tabir edilen Arktik Okyanusunun ortasındadır. Kuzey Kutbunda kara yoktur, deniz içinde sadece kalın bir buz kütlesi vardır. 1979 yılında yüzey alanı 6.700.000 km² iken buzların erimeye başlaması ile 2005'de 5.300.000 km²'ye , şimdilerde de 4.000.000 km²'ye düşmüştür. Bu bölge dünyanın geriye kalan bölgelerine göre, iki kat daha fazla ısınmaktadır. Ancak buradaki buzların tamamı deniz üzerinde olduğu ve buzların büyük bir bölümü de su içinde bulunduğundan buzların erimesi deniz seviyelerinin yükselmesini pek etkilemeyecektir. Ancak Kuzey Kutbuna komşu Grönland'da büyük miktarda buzullar vardır. Grönland ve çevredeki karasal buzulların erimesi halinde, denizlerin seviyesinin 7 - 7,5 m. yükseleceği hesaplanmaktadır.

GÜNEY KUTBU
Dünyanın güney noktasında Antarktika Kıtasının üzerindedir. Buranın bir kara kıtası olduğu 1840 yılında Charles Wilkers isimli bir denizci tarafından keşfedilmiştir. Bu kıta, 14.200.000 km²'lik yüz ölçümü ile yaklaşık Afrika Kıtasının yarısı ve Avustralya Kıtasının 1.74 katıdır. Güney Kutbu , Kuzey Kutbundan çok daha soğuktur. Ortalama buz kalınlığı 2.000 m'dir. Kutup noktasındaki buzun kalınlığı 4.335 m.'dir.

37.500.000 km³ buz hacmi ile yeryüzündeki bütün buzların % 85'i burada bulunur. Tüm dünyadaki buzulların hacmi (37.500.000 / 0,85) takriben 44.000.000 km³'dür.

Küresel ısınma sonucu bu buzların tümünün erimesi durumunda bu buz kütlesinin suya dönüşmesi halinde, hacmi küçüleceğinden denizlere karışacak su miktarı takriben 44.000.000 x 0,85 =37.400.000 km³ eder. Toplam okyanus ve deniz alanları 390.000.000 km² olduğuna göre, deniz seviyelerinin yükselmesi 37.400.000 / 390.000.000 = 0,095km = 95m olur. Fakat bu suların deniz sınırlarından karalara doğru yayılmasıyla deniz alanları büyüyeceğinden, uzmanların tahmini hesapları, dünyadaki tüm buzulların erimesi ile deniz seviyelerinin 60 - 70 m. yükseleceği şeklindedir. Tabi bunun sonucu büyük bir felakettir. Dünyanın en gelişmiş bölgelerinin, en büyük ve gelişmiş kentlerinin, en mümbit alanlarının su altında kalması buradaki insanların yüksek kesimlere göçmesi ile hayal edilemeyecek olayların yaşanması demektir.

ORMANLAR VE BİTKİLER
Dünya orman alanları 4 milyar hektar (40.000.000 km²) civarındadır. Bu da takriben kara alanlarının % 33'üne tekabül etmektedir. Dünya ormanları başlıca iki bölgede yoğunlaşmıştır. Birincisi Alaska, Kanada, İskandinav Ülkeleri ve Rusya'dır. İkincisi ise Ekvator Bölgesinde Amazon, Orta Afrika ve İndomalezya adalarıdır.

Nüfus artışı, yeni yerleşim yerleri açılması, hızlı sanayileşme, yanlış arazi kullanımı ve yangınlar nedeni ile her sene 13 milyon hektar (130.000km²) orman yok olmaktadır.

ORMANLARIN FAYDALARI
• Ormanlar içinde bulundurdukları ağaçlar, bitkiler, hayvanlar, böcekler, mikroorganizmalarla ekosistemin vazgeçilemezlerindendir.
• Yaşam için elzem olan oksijen üreten fabrikalardır.
• Isınmak için yakacak kaynağıdır.
• İnşaat sektörünün ve sanayinin ihtiyacı olan kerestenin hammaddesidir.
• Bitkiler ve hayvanlar için doğal su kaynağıdır.
• Yeraltı sularının oluşmasında büyük etkendir.
• Heyelan ve seylapların oluşunu önler.
• Erozyona mani olur.
• Yaban hayatının barınak yeridir, milyonlarca canlıya yaşam imkanı verir.
• Ağaçlar ve bitki örtüleri yolu ile toprak içerisinde büyük miktarda karbon depoladıklarından iklim ve çevre kirliliği üzerinde olumlu etkiler yapar.
• Soğuk ve sıcağı dengeler, radyasyonları önler.
• İnsanlara mesire yerleri sağlar.

Orman ve bitkiler fotosentezle oksijen üretmede, atmosferde CO2 ve O dengesini sağlamada temel rol oynadıklarından, canlılar dünyasının olmazsa olmazıdırlar.

FOTOSENTEZ
Fotosentez, yeşil bitkilerin yapraklarındaki klorofil aracılığı ile aldıkları güneş enerjisini, topraktan kılcal kökleri vasıtasıyla aldıkları suyla ve havadan aldıkları karbondioksitle birleştirerek dünyanın herhangi bir fabrikasında örneği olmayan bir teknikle karbonhidrat üretimini gerçekleştirme olayıdır.

Karbonhidrat, bir enerji çeşididir ve güneş enerjisinin (ışık) kimyasal enerjiye dönüştürülmesi ile ortaya çıkar. Bu kimyasal olayı gerçekleştiren de yeşil yaprakların içinde bulunan klorofil adlı bir moleküldür. İçinde yapraklara yeşil rengini veren pigment boya maddesi bulunan klorofil maddesinin görevi, güneşten gelen ışığı yakalayıp, prosesi başlatmaktadır. Aynı zamanda bitkilere yeşil rengini verendir.

Fotosentez sonucu havadan alınan  CO2 ve yerden alınan H2O'nin oksijeni serbest bırakılarak havaya salınır. Karbon ve Hidrojen (C ve H) Karbonhidrat olarak bitkinin yapraklarında besin olarak kalır. Bitki bu besinle büyür, gelişir. Bu bitkiyi yiyen hayvanlarda, bitkiler yoluyla aldıkları bu Karbonhidratlarla beslenirler. Hayvanlar, bitki içindeki Karbonhidrat enerjisini sindirim suretiyle ayrıştırarak dışkıları vasıtasıyla havaya CO2 olarak salarlar. Bu atıklar içindeki Hidrojen ve Azotta toprağa gübre olur.

Fotosentez yoluyla atmosferden çekilen ve küresel ısınma bakımından belli bir değerden sonra tehlike arz eden karbondioksitin (CO2) ayrıştırılarak yaşam için hayati madde olan oksijenin atmosfere salınması, elde edilen karbonhidratın da (şeker, nişasta) hem bitkiler, hem de bu bitkileri yiyen hayvanlar için değerli bir besin kaynağı olması, bitkilerdeki fotosentez olayının bir mucizesidir. Her ne kadar hayvanlar yedikleri bitkilerden aldıkları karbonhidratların içindeki karbondioksitin (CO2) bir kısmını dışkıları vasıtasıyla tekrar havaya salıyorlarsa da, bu miktar havadan bitkiler vasıtasıyla alınanın çok altındadır.

Fotosentez esnasında atmosferdeki karbondioksitin (CO2) takriben % 85'i yeşil bitkiler tarafından alınarak oksijen (O) ve karbonhidrata dönüştürülür. Böylece fotosentez olayı sadece bitki ve hayvanlara besin üretimini sağlayan bir fabrika değil, aynı zamanda atmosferdeki karbondioksit (CO2) ve oksijen (O) dengesini kuran bir mekanizma ve atmosferin temizlikçisidir. Eğer insanlar, ürettikleri kirli atıklarla atmosfere müdahale etmeyip sürekli karbondioksit pompalamasalar, tabiat fotosel yoluyla kendi dengesini kurmuş ve küresel ısınmanın doğmayacağı şekilde karbondioksit oksijen ilişkisini dengelemiştir. Ama insanlar endüstri denilen canavarın geliştirilmesi uğruna gözünü kırpmadan bu dengeleri bozmuş ve bozmaya devam etmektedir.
Fotosentez olayı olmadan atmosfer yaşama elverişli hale getirilemez, ormanlar ve yeşil bitkiler olmadan fotosentez olmaz. Bu nedenle, ormanlar ve yeşil alanlar dünya yaşamı için hayati değerdedir. Bunlar olmazsa yaşam da olmaz.

Son yıllarda bütün bu gerçeklerden bihaber, çoğunluğu da toplumda söz sahibi, okumuş cahillerden oluşan duyarsız kişilerin verdikleri kararlarla çığ gibi büyüyen endüstriyel tesisler, bilinçsiz plansız kentleşmeler, yangınlar ve çeşitli müdahalelerle yeşil alanlar dünya çapında daralıyor. Bir taraftan atmosfere insan eliyle karbondioksit pompalanırken, diğer taraftan atmosferden karbondioksit emen doğal mekanizmayı zayıflatıyor, yok etmeye çalışıyoruz.

Daralan yeşil alanlar nedeniyle atmosferden karbondioksit (CO2) emilmesi ve buna bağlı olarak da oksijen üretimi düşüyor. Tabir caizse, dünyanın ümüğü sıkılıp, nefesi kesiliyor. Hem orman ve bitki örtüsünün tahribiyle atmosferden daha az karbondioksit (CO2) çekilmesi, hem de yoğun kullanılan fosil yakıtlar (kömür, petrol, gaz) ve endüstriyel atıklarla atmosfere sürekli insan eliyle karbondioksit (CO2) salınması nedeniyle atmosferdeki karbondioksit oranı her sene büyüyerek artıyor. Bunun sonucunda ortaya çıkmaya başlamış olan küresel ısınmayla da dünya adım adım felakete doğru gidiyor.

KÜRESEL ISINMA NASIL ALGILANIYOR
Yukarıdan beri özetle anlatmaya çalıştığım gibi, üzerinde yaşadığımız dünyamız evrende müstesna bir gezegendir. Bu dünya yaratılırken her şey birbirine bağlı dengeler içerisinde o kadar hassas bir hesaplamayla yaratılmıştır ki, bugün bu konuda kafa yoran bilim adamları her fırsatta hayranlıklarını gizlemiyorlar. Yapılan hesaplamalara göre, dünyanın çapı bugünkü çapında olmasa idi, yoğunluğu bugünkü değerde ve yerçekimi kuvveti de şimdiki halinde olmazdı. Yerçekimi kuvveti bu değerde olmasa, dünya üzerinde atmosfer olmazdı. Dünyanın dönüş hızına bağlı olarak santrifüj kuvvet nedeni ile dünya üzerinde canlı varlık ve su olmazdı. Denizler, buzullar, ormanlar bu oranlarda olmasa iklimler dengeli olmazdı. Atmosferimiz bu oranlarda olmasa nefes alma imkanımız olmazdı. Fotosentez olmasa, atmosfer oksijen düzeni kurulamazdı. Daha saymakla bitmeyen birbirine bağlı düzenlemeler arasındaki bu hassas dengelerde en ufak bir sapma olması halinde dünya yaşamı olmazdı.

Tanrı, böyle müstesna bir gezegeni canlıların en akıllı ve en zekisi olduğu iddia edilen insanların yaşam alanı olarak insanlara bahşetmiştir. Dünya üzerinde milyonlarca yıl içerisinde çeşitli insan ırkları yaşamış ve en son gelişmiş ırk olarak da şuandaki CRO-MAGNON ırkının devamı olarak bizler yaşamımızı sürdürmekteyiz.

Ancak görülmektedir ki; bu ırk, egosu çok yüksek, bencil bir ırktır. Kişisel yararları için, içinde yaşadığı topluma ve dünyaya gözünü kırpmadan, herhangi bir vicdan muhasebesi yapmadan zarar verebilmektedir. Şuanda, dünyada en gelişmiş enerji olarak kullandığımız elektrik enerjisi, evrende var olan manyetik enerjilerin yanında en ilkel enerjidir. Tabir caizse tezektir. İnsanoğlu şu dönemde sahip olduğu yüksek teknolojilere rağmen evrende var olan temiz enerjilere ulaşıp, bu enerjileri kullanılır hale getiremediği için elektrik enerjisine bağımlı kalmıştır. Bu elektrik enerjisinin % 85'den fazlasını şuanda bile fosil yataklarından (kömür, petrol, gaz) elde ettiğimiz, içinde atmosferin dengesini bozmuş ve artan bir hızla da bozmaya devam etmekteyiz. 1800'lerde başlayan ve 1950'den sonra hızla artan sanayileşme nedeni ile elektrik enerji üretimi ve buna bağlı olarak da fosil yakıt tüketimi hızla artmış ve halen ivmelenerek artmaktadır. Buna bağlı olarak, atmosferdeki karbondioksit oranı gerekenin çok üzerine çıkmış ve bu da dünyada küresel ısınmayı başlatmıştır. Şuanda küresel ısınma bir derece sınırındadır. Ancak acil tedbirler alınmazsa, beklenenden kısa sürede artarak devam edecektir. (Küresel Isınma Sonucu, Küresel Sıcaklığın Altı Derece Artması Halinde Dünyada Yaşanacak Olanlar adlı makaleme bakınız)

Küresel ısınmanın artması ile erimeye başlamış olan buzulların tümüyle erimesi ile deniz seviyeleri 60 -70 m. yükselecek. Dünyanın en kalabalık, en gelişmiş ve en verimli bölgeleri sular altında kalacaktır. Küresel ısınmanın artması sürecinde insanlık tayfunlar, seller, kuraklık, çölleşme ve aşırı sıcaklarla büyük göç ve anarşi, hatta harplerle boğuşmak zorunda kalacaktır. Tabir caizse, dünya cehenneme dönüşecektir.

Durum bu istikamete doğru giderken ve binlerce bilim adamı bu felaketin gelmekte olduğunu avazı çıkarak bağırırken, dünyayı yönetenler ve dünyada bu olaylara sebep olanlar ne yapıyor, ne düşünüyorlar acaba diye insan düşünmeden edemiyor. Diğer taraftan bakıyorsunuz, kirlenen ve dengesi bozulan sadece atmosfer değil; denizler, hatta okyanuslar kirlilikten bunalmış. Bütün planktonlar, yosunlar, çeşitli deniz bitkileri ölüyor ve ölenlerin yerine yenisi gelmiyor. Deniz yaşamı besin yetersizliğinden, kirlenmeden ve aşırı vahşi avlanmadan dolayı gittikçe tükeniyor. Otoyol, havaalanı, bilinçsiz şehirleşme ve endüstriyel yapılaşma, yangınlar yoluyla ormanlar ve yeşil alanlar gittikçe daralıyor. Yangın dışındaki diğer tahribatlar devletlerin ve belediyelerin planlaması ile yapılıyor. Sanki dünyada çevre kirliliği hiç olmuyormuş gibi, dünya birileri tarafından talan ediliyor. Dünya çığlık çığlığa bağırıyor ama dünyayı yönetenler sağır, duymuyorlar. Körleşmiş, görmüyorlar. Bir takım güç odaklarının etkisinden kurtulamıyorlar.

Bu konuları tartıştığımız aklı başında bazı arkadaşlarımız; insanlar akıllıdır, teknolojimiz gelişmiştir, insanlar bir şekilde bunun çaresini bulacaklardır rahatlığı içindeler. Ancak şuanda dünyada yaşanan gelişmeleri, insanların ve ülkeleri yönetenlerin halen büyük bir hırsla büyüme endeksi, kalkınma planları yaptıklarını, fazla enerji üretimi dolayısıyla fazla fosil yakıt kullanımına doğru yöneldiklerini gördükçe ben aynı kanaati paylaşamıyorum.
1997 yılında Japonya'da imzalanan Uluslararası Kyoto Anlaşmasına göre, atmosferdeki karbondioksit emisyonu 2008 - 2012 yılları arasında 1990 seviyesinin % 5 altına indirilecekti. Ancak bu anlaşma fiyasko ile neticelendi. Halen karbondioksit emisyonu son otuz yılda % 15 artmış durumdadır.Türkiye'nin 1990 seviyesine göre, 2007'deki karbondioksit salınımı % 119 artış göstermiştir. Dünyada karbondiosit salınımı en yüksek olan ülkelerden biridir.

Kyoto anlaşmasından ümidi kesen ülkeler şimdi Kopenhag'da yeni ve daha kapsamlı bir anlaşma yapmak için toplanmış bulunuyorlar. Görüşmelerden anlaşıldığına göre; herkes havanda su dövüyor, ayak oyunları içerisinde kendi ülkelerini bu hesaplaşmadan nasıl soyutlayacaklarının hesabını yapıyorlar. Bu toplantıdan uygulanabilir bir sonuç çıkacağa benzemiyor. Bir anlaşma olsa bile, bu anlaşmalara bir çok ülke uymayacağa benziyor. İşin bizim için diğer bir üzücü tarafı dünyanın 17. Ekonomisi ve en hızlı kalkınan ülkelerinden birisi olarak adlandırılan Türkiye bu toplantıya hiçbir somut öneri sunmadığı gibi, toplantının en sönük ülkeleri arasında kaldı. Bu da Türkiye'nin daha bu konuda bir planının bulunmadığını ve dünyanın geleceği hakkında hiçbir vizyonunun olmadığını gösteriyor. Sadece elle gelen düğün bayram havası içerisinde olduğumuz anlaşılıyor.

Dünyadaki bu gidişe dur demenin yolu çok radikal kararlar alınmasından geçer. Bu kararların alınması bugünkü refaha alışmış toplumların ve bazı güçlerin canını yakar. Muhtemelen insanların sosyal yaşamlarında geri adımlar atılmasını ve büyümenin frenlenmesini de getirebilir. Bu kararları alabilmek ise, dünyadaki bugünkü siyasal yapılar içerisinde pek mümkün görünmüyor. Böyle ciddi kararları ancak büyük devlet adamları alabilir. Dünyanın yönetimine bakarsak bugün dünyayı büyük devlet adamları değil, siyasetçiler yönetiyor. Siyasetçilerin gündeminde ise, ağırlıklı olarak iktidar dönemlerinde halkları mümkün mertebe hoşnut tutarak gelecek seçimlerde tekrar iktidar olma politikaları yatar. Bunların vizyonunda dünyanın gelecekte var olması veya yok olması değil, kendi partilerinin var olması yatar. Ürettikleri politikalar, planlar ve programlar hep buna endekslidir. Diğer çalışma ve uygulamalar göstermeliktir. Çin, Hindistan, Brezilya, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelere baktığımızda bunların yoğun büyüme programları yaptığını, pek çok kömüre, petrole, gaza dayalı enerji projeleri ürettiğini Amerika, Avrupa gibi gelişmiş ülkelere baktığımızda dünyayı bu hale getirdikleri yetmiyor gibi daha da gelişme, daha da büyüme çabası içinde olduklarını görüyoruz.
Yani bugün dünyayı yöneten siyasetçiler küresel ısınmayı ciddiye almıyorlar. Eğer ciddiye alsalardı Kyoto protokolü hüsrana uğramazdı. Kopenhag toplantısında ayak sürtmeleri olur muydu? Yazıklar olsun şuanda dünyayı yönetenlere. Vizyon eksikleri ve gerçek bilim adamlarının sözlerine kulak tıkamaları ve her zaman olduğu gibi çevrelerindeki yalakaların esaretinden kurtulamadıkları için dünyayı ve dünya yaşamını gözden çıkarmışa benziyorlar. Yahut da en azından çözüm üretemedikleri için bu acizliklerinin üzerini kapatmakla meşguller.

"İngiliz Bilim Adamı Dorion Sagan'ın ortaya attığı ve çok sayıda bilim adamının desteklediği ve adına GAIA denen bir teoriye göre, üzerinde yaşadığımız dünya aslında canlı bir organizmadır. Kendi kendini korur, kullanır, ayarlar ve denetler." Eğer bu böyle ise, insanların yapamadığı düzenlemeyi insanları dışlayarak dünya kendisi yapacak ve bir şekilde dünya da kirlenmiş olan çevreyi , kirlenmiş olan yaşamı temizleyecek diye düşünebiliriz.

2012-07-10
Bu yazı 6196 kere okunmuştur.
Adınız :
Yorumunuz :
 *