Yaşar Özkan Hakkında

1932 yılında Nevşehir-Avonos’a bağlı Göynük köyünde doğdu.
İlkokulu köyünde tamamladıktan sonra, 1950 yılında Tophane Sanat Okulundan ve 1955 yılında da o zaman ki adıyla “İstanbul Teknik Okulu” şimdiki “Yıldız Teknik Üniversitesi” Makine Mühendisliği bölümünden mezun oldu.


ozkan@yasarozkan.com

 

3372 defa okundu.

BAŞKA BOYUTLARLA TEMAS KURULABİLİR Mİ?

Takriben 13.7 milyar yıl önce ne yıldızlar, ne galaksiler, ne gezegenler ne de bizim içerisinde bulunduğumuz evren diye bir şey vardı. Her şey bir hiçlikten ibaretti. Ortada sadece toplu iğne başı büyüklüğünde sonsuza yakın bir kütle ve sonsuza yakın sıcaklıkta bir enerji vardı.


13.7 milyar yıl önce ne olduysa oldu, akıl almaz yoğunluktaki ve sıcaklıktaki bu enerji (bana göre; evreni, evrendeki algıladığımız ve algılayamadığımız her şeyi yaratan Tanrı) adına “Big-Bang” (büyük patlama) dediğimiz bir olayla birden genişlemeye başladı. Bu genişleme öyle bir genişlemeydi ki, sanki birinin sönük bir balonu üfleyip şişirmesi ve şiştikçe balonun büyümesi gibiydi.


Sıfırdan şişmeye başlayan evren başlangıçta akıl almaz derecede sıcak ve yoğunluktaydı. Bu esnada ne madde, ne anti-madde ne de zaman diye bir şey yoktu. Sadece enerji vardı. Bütün bunların hepsi genişleme başlangıcından belli bir süreyle ortaya çıkmaya başladı. Bugünkü bilimimiz bu olayın 10-43 (on üzeri eksi kırk üç) saniye öncesinin fizik yasalarını açıklayamıyor. Ancak 10-43 saniye sonrasının fizik kurallarını açıklayabiliyor.


Big-Bang’ten sonrasının bütün safhalarını anlatmayacağım. Fakat Big-Bang ile başlayan ve gelişen olayları özetlemeye çalışacağım.
Başta belirttiğim gibi başlangıçta sadece enerji vardı. Genişleme arttıkça, balonun hacmi büyüdükçe yoğunluk azalmaya ve sıcaklık düşmeye, enerji maddeye dönüşmeye başladı. Bu dönüşüm esnasında madde ve anti-madde parçacıkları oluşmaya başladı.


Başlangıçta bu madde ve anti-madde parçacıklarının karşılıklı etkileşimi sonucu, bunlar yok olup tekrar enerjiye dönüşüyor ve kısa bir zaman sonra da bu enerjiden yeni parçacıklar yaratılıyordu. Bu olay milyarlarca yıl sürdü ve halen de sürmeye devam ediyor. Yani evrende her şey yüksek bir frekansla her an yok oluyor ve var oluyor. Bizim 50Hz frekansla yanıp sönen elektriği sürekli yanıyor veya çok yüksek bir hızla dönen pervaneyi sabit duruyor gibi görmemize benziyor. Sanal bir durumla karşı karşıyayız. Yani mevcut evrende mevcut birçok sanal parçacıklar olduğu gibi, bizim evreni algılamamız da sanaldır.


Bu varoluş ve yok oluşların başlangıcında enerji, yani foton sayısı evrende çok baskın olduğu için parçacıklar çok süratle çoğalıp birleşemiyordu. Ta ki enerji miktarı (foton sayısı) ile baryonik dediğimiz madde ve anti-madde parçacıkları arasında bir denge sağlandığında madde ve anti-madde parçacıklar (elektron ve pozitronlar) ayakta kalmayı başarana kadar.


Evrenin sıcaklığı 1 Milyon Kelvin (K=0C+273.15) dereceye düştüğünde, evrende proton ve nötron parçacık sayıları çok artmış ve foton baskısından kurtularak bir araya gelmeye ve atom çekirdeklerini oluşturmaya başlamışlardır. Ancak halen fotonların elektronları atom çevresinden söküp almaları nedeniyle atomlar tam olarak kalıcı hale gelememekteydiler.


Big-Bang’ten itibaren 380.000 yıl sonraya gelindiğinde başlangıçta 1027 Kelvin olan sıcaklık 3000 Kelvin dereceye düştüğünde artık fotonlar elektronları atom yörüngelerinden söküp iyonize edecek (koparacak) güce sahip olmadığından daha önceden oluşmaya başlamış olan atom çekirdekleri evrende serbestçe dolaşan elektronları yakalayarak elementlerin atomlarını oluşturmaya başlamışlardır. İlk oluşan atom Döteryum çekirdeği denen 1 Proton + 1 Nötrondan oluşan Hidrojen çekirdeğidir. Hemen arkasından 2 Proton + 1 Nötrondan ibaret Helyum-3 çekirdeği ve arkasında da Helyum-4 çekirdeği oluşmuştur.


Çeşitli maddeleri oluşturan diğer tüm atomlar çok büyük yıldızların içerisinde aşırı basınç ve sıcaklık altında oluşarak ve birbiriyle etkileşim sonucu çoğalarak ve daha sonra bu yıldızların dış kabuklarının patlayıp evrene saçılmasıyla çeşitli var oluşları meydana getirmişlerdir. Bu devasa yıldızların içine çöken çekirdekleri de karadelikleri meydana getirmiştir.


Big-Bang sonucunda oluşan Hidrojen ve daha az miktardaki Helyum atomları şişmekte olan evrene dağılarak kümeler halinde birleşmeye ve molekülleri oluşturmaya başlamış, molekül yığınları da birleşerek gaz bulutları halinde yıldızları ve yıldızlar da birbirlerine yaklaşarak galaksileri oluşturmuştur.
Özetle evrenimiz bu şekilde oluşmuştur. Daha sonra galaksilerdeki devasa büyüklükteki yıldızların içerisinde oluşan atomların uzaya yayılması ile de canlı, cansız tüm varlıklar meydana gelmiştir.


ORTAYA ÇIKAN BU EVREN NASIL BİR ŞEYDİR?


Buraya kadar özetlemeye çalıştığım evren, ana eleman olarak artı ve eksi elektrik yüklü parçacıklardan oluşmuştur. Hacmi ve cüssesi ne olursa olsun, canlı ve cansız her şey bu parçacıklardan ibarettir. Atomlar, hücreler, DNA’lar gibi en küçük yapılar bile bu parçacıklardan oluşur. En küçük olan bu parçacıklar foton, elektron, kuark, nötrino ve takyon gibi isimlerle adlandırılırlar. Son yıllarda üzerinde mutabakat sağlanan süper sicim teorisinden evvel bu parçacıklar birer nokta şeklinde anlaşılıyordu. Sicim teorisiyle ispatlandı ki bu parçacıklar nokta şeklinde olmayıp 10 -33 cm Planck uzunluğunda iplikçiklerdir. Bu iplikçikler (sicimler) devamlı titreşerek hareket ederler dolayısıyla bu titreşen parçacıklardan oluşan madde bazlı canlı ve cansızlar ile anti-madde (takyon) bazlı varlıkların hepsi de belli frekansta titreşirler. Biz saniyedeki titreşim sayısına frekans deriz.


Titreşim ise bir parçacığın A noktasından hareketle dalgalanarak B noktasına gelmesi için kat ettiği mesafedir. Yani dalga boyudur. Bir parçacığın dalga boyu ne kadar kısa ve hızı ne kadar büyükse, frekansı da o derece büyüktür. Dalga boyu uzadıkça frekans küçülmektedir. Aynı zamanda hız da azalırsa frekans çok daha düşük olmaktadır.

 

 

 

 


Bunu formülle ifade edersek;



Her parçacığın ikizi sayılan bir karşı parçacığı vardır. Bu parçacıklara pozitron denir. Pozitronlar ikizi olduğu parçacığın tersi elektrik yüküne sahiptir. Artı elektrik yüklü bir parçacığın pozitronu eksi yüklü, eksi elektrik yüklü bir parçacığın pozitronu da artı yüklüdür.


Parçacıkların hızları birbirinden farklıdır. Takyonlar hariç diğer parçacıkların en yüksek hızı ışık hızı olup, bu parçacıklara foton denir. Diğer parçacık hızları ise ışık hızının altındaki hızlardadır. Takyonlar ise ışık hızının milyonlarca katı hızda hareket eden parçacıklar olup, bunlar sanal alem denilen kozmik boyutların yapı taşlarıdır. Bizim ve diğer maddelerin yapı taşları ise atomlar ve atomları oluşturan kuark ve elektronlardır.


Evrendeki ve vücutlarımızdaki tüm parçacıklar, karşıt elektrik yüklü pozitronları ile sürekli etkileşim halindeyken birbirlerini yok ederek enerjiye dönüşmekte, kısa bir zaman içinde de bu enerji yeni parçacıklara dönüşmektedir, yani evrende sürekli bir varoluş ve yok oluş yaşanmaktadır. Ama bu oluşumun frekansı o kadar yüksektir ki biz bu değişimin farkına varmayız. Sanki böyle bir olay yaşanmıyormuş gibi algılarız. Daha önce verdiğimiz elektrik akımı ve pervane örneklerinde olduğu gibi evrende ve vücutlarımızda yaşanan bu olayı da olmuyormuş gibi algılıyoruz. Algılamalarımız gerçek değil sanaldır.


Evrendeki ve vücutlarımızdaki bu parçacıklar sürekli birbirlerini yok ettikleri ve tekrar var oldukları için ömürleri çok kısadır. O kadar ki, ışık hızına yakın hızda hareket eden bir parçacığın var olduğu süre boyunca kat ettiği mesafe 30 cm civarındadır.


Sürekli titreşen ve adına parçacık dediğimiz bu ipliklerin aynen elektrikte olduğu gibi bir dalga boyu ve frekans değeri vardır. Dolayısıyla bu iplik parçacıklarından oluşan tüm maddelerin ve vücudumuzun da bir dalga boyu ve frekans değeri vardır. Hatta vücudumuzu oluşturan tüm organlarımızın da farklı parçacık kombinasyonlarından oluşması nedeniyle birbirlerine göre değişik frekans değerleri vardır. Ancak vücudun tümünü temsil eden dalga boyu ve frekans değeri, vücut etrafında oluşan ve adına Aura dediğimiz manyetik alanın frekansı ve dalga boyudur. Bu frekans yaklaşık olarak adına Schumann Rezonansı dediğimiz dünya frekansı ile etkileşim halindedir. Bugün artık bu hareketlerin dalga boyları ve frekansları rahatça ölçülebilmektedir.


Yapılan ölçüm ve hesaplamalara göre tespit edilmiş bazı frekans değerleri aşağıda olduğu gibidir;

 

  • Foton (parçacık): Görünür ışık bölgesinde;
    400 nm (nano metre) dalga boyları için: 750 trilyon Hz = 750.1012 Hz
    700 nm (nano metre) dalga boyları için: 428 trilyon Hz =428.1012 Hz
  • Dünya: 7.8-14-20-26-33-39-45 Hz (7 çeşit frekans)
  • Dünya’nın normalde frekansı 7.8 Hz olmakla beraber şimdilerde 12 Hz civarına yükselmiş olduğu ölçümlerle tespit edilmiş bulunuyor. Bu yükseliş pek tabi insan yaşam düzeyini de etkiliyor. Zira insan ve dünya frekansları her zaman birbirinden etkilenmektedir.
  • İnsan Bedeni (beden çevresindeki aura): 62-68 Hz
  • Beyin: 5 dalga frekansı tespit edilmiştir.
    Delta Dalgası: 0.1-3.9 Hz – Derin uyku ve bilinçsizlik halinde
    Teta Dalgası: 4- 7.9 Hz – Hafif uyku, derin gevşeme
    Alfa Dalgası: 8- 12.9 Hz – Uyku öncesi
    Beta Dalgası: 13-30 Hz – Aktif yaşam
    Gama Dalgası: 30 Hz ve üzeri – Zihnin zorlanma hali


Beyin dışında bazı organların frekansı;
Atomun frekansı = 1015 Hz
Atom çekirdeğinin frekansı =1022 Hz

  • Kan Dolaşımı : 337 Hz
  • Böbrek : 625 Hz
  • Pankreas : 654 Hz
  • Kalp : 696 Hz
  • Karaciğer : 750 Hz
  • Sinir Sistemi : 764 Hz
  • Bağırsaklar : 835 Hz
  • Adrenalin : 1335 Hz


Bu titreşim frekanslarını gerek vücudumuzun diğer organları, gerekse çeşitli bitki ve maddeler için çoğaltabiliriz.
Bu verilerden hareketle evrende her şeyin bir dalgalanma (titreşme) şeklinde var olduğu ve dalgalar halinde varlığını sürdürdüğü anlaşılıyor. Buna bizler de dahiliz. O zaman şunu da söyleyebiliriz; bilimimizin yoğun şekilde odaklandığı ve bütün bilimsel çalışmalarını bunun üzerinde yoğunlaştırdığı madde diye bir şey yok. Biz madde tarifine uymayan şeylere sanal diyoruz. Fakat görülüyor ki; madde diye tarif ettiğimiz nesneler de sanal.


Şimdi bu maddeleri oluşturan ve bunların yapı taşı olan atomlara ve atom altına indiğimizde orada madde ile değil, sürekli titreşen enerji paketleriyle karşılaşıyoruz. Bunun böyle olduğunu çok yüksek kapasiteli bir mikroskop altına elimizi veya herhangi bir organımızı koyarak deneyleyebiliriz. Bu mikroskopun derecesi yükseldikçe, incelediğimiz maddenin görünüşünün değiştiğini, en sonunda ortada titreşen enerji paketinden başka bir şey olmadığını görürüz. O zaman evrende her şey bugünkü bilim anlayışına göre sanaldır. Mühim olan bu sanal alemlerin birbiriyle nasıl iletişim kurduğunun ve temas sağlayabildiğinin yolunu bulmaktır.


Evren bir hologramdır. Çünkü evrende var olan yıldızlar, gezegenler, galaksiler ve canlı-cansız her şey parçacıklardan oluşmuştur. Parçacıklar ise Big-Bang ile, Big-Bang’e sebep olan tek ve biricik olan yoğun enerjinin kendisini çoğaltarak parçacık halinde tüm evrene yayılmasıyla meydana gelmiştir. Yani aslında sonsuza yakın parçacık bu ‘bir’ tekten meydana gelmiştir ve aynı enerjinin özelliklerini yansıtır. Tanrı insanı yaratmıştır ama neyden yaratmıştır? İşte bu parçacıkların çeşitli kombinasyonundan yaratmıştır. Dolayısıyla diğer varlıklar gibi insan da Tanrı’nın enerjisinden yaratılmıştır. Şu halde evrende her şeyin aslı tek ve bir olan ilk enerjidir. Yani sonsuza yakın parçacık ve bu parçacıkların oluşturduğu canlı ve cansız her şey bir tek olan ilk enerjiyi temsil eder, onun tezahürüdür. Bu da hologramın birinci koşuludur.


Bu koşulları kavrayamayan ve o zaman yeterli bilimsel bilgiye sahip olmayan, bağnaz İslami gruplar daima “Ene-l Hak” sözünü hep tekrarlayan, devrinin ileri derece sufilerinden olan Hallac-ı Mansur’u M.S. 922 yılında büyük bir işkence ile öldürmüşlerdir.


Hologramın diğer bir koşulu da evrendeki tüm parçacıkların, mevki ve uzaklığı ne olursa olsun birbiriyle her an haberleşmesi ve birileri ne tür etkiye tabi oluyorsa, diğerlerinin de aynı etkiye tepki vermesidir. Bu durum 1983 yılında fizikçilerden Alain Aspect, Jean Dalibard ve Gérard Roger tarafından yapılan deneylerle ispatlandı. Bu deneyler sonucunda, bunların aralarındaki haberleşme nedeninin bir sinyalden kaynaklanmadığı ve onların ayrı ayrı varlıklar olmayıp, hepsinin birbirinin aynı, yani ‘bir tek’in parçaları olduğu ispatlanmış oldu.


EVRENDE FARKLI BOYUTLAR VAR MI?


Binlerce yıldır dini kaynaklar hep öteki alemlerin varlığında söz edegelmiştir. Ancak bilim dünyası bunu hurafe olarak görmüş ve görmeye devam etmektedir.
1919 yılında kuantum fizikçiler tarafından üç boyuttan daha fazla boyut olabileceği tezi ortaya atılmıştır. Ancak 1970 yılına kadar bu tezler ciddiye alınmamıştır. 1970 yılından itibaren başlayan yoğun çalışmalar sonucunda, 1990 yılında kuantum fizikçileri, evrende 10 uzaysal ve 1 zaman olmak üzere 11 boyut olduğunda mutabakat sağlamışlardır.


Devrimizin en büyük bilim adamlarından Profesör Stephen Hawking’e göre de; evrenimizde membranlardan meydana gelen 10+1 olmak üzere, 11 boyut vardır. Bunlardan 3 uzay ve 1 zaman olmak üzere 4 boyut makro seviyeye gelmiş olduğu için biz bu boyutları algılıyor ve içinde yaşıyoruz. Diğer 7 boyut ise kıvrılarak mikro seviyede küçüldüğü için algılayamıyoruz. Algılayamadığımız için de bu boyutlarda farklı yaşamlar olup olmadığı hakkında bilimsel bir görüşümüz yok. Fakat dini kaynaklar bu boyutlarda yaşam olduğunu ve burada yaşayanların melekler, ruhlar ve cin denen enerji bedenli varlıklar olduğunu söyler.
Yine Stephen Hawking’in iddiasına göre evrende sayılamayacak kadar paralel evrenler olduğu ve bu evrenlerde farklı boyutlarda yaşamlar bulunduğu söylenmektedir. Büyük bir ihtimalle bu farklı boyutlardaki varlıklarla, bizim evrenimizde iç içe yaşıyor, fakat birbirimizle sahip olduğumuz frekans farklarından dolayı temas kuramıyor olabiliriz.

FARKLI BOYUTLARLA İLETİŞİM KURULABİLİR Mİ?


Önceki bölümlerde özetlemeye çalıştığım üzere, evrenimizde her şey, bizler de dalga formundayız. Boyutlar arasındaki fark ve seviyeler de her boyutun dalga boylarındaki farktan dolayıdır. Evrenimizin galaksiler, yıldızlar ve atomlar dahil ortalama dalga boyu 7.23 cm’dir. Beynimizin dalga boyu 10-10 cm’dir. Diğer pek çok nesnenin ve boyutların da kendine has dalga boyları vardır. Dalga boylarına bağlı olarak da çok değişik frekans değerleri vardır. Diğer boyutlarla temas kurabilmek ve bu boyuttaki varlıkları algılayabilmek için önce dalga boylarının ve frekanslarının uyumlu hale gelmesi lazım. Bunu yapabilen insanlar bu teması sağlayabilirler. Nitekim bunu yapabilen medyumlar ve bazı ermiş kişiler var. Ama genellikle bu ayarlamayı psişik değerleri çok yüksek olan karşı boyuttakilerin yaparak insanlarla temas kurdukları hikayelerini hep dinliyoruz. Eğer bilincin dalga boyu değiştirilebilirse, dalga boyuna uyumlanan boyuta geçilebilir.


İnsanların genelde 3 enerji merkezi vardır;

  1. Beyin
  2. Kalp
  3. DNA


Bu merkezler de genelde birbiriyle koordineli çalışır.

 

  1. Beyin

    Yukarıda gördüğümüz üzere beyin birbirinden farklı 5 cins dalga yaymaktadır. Farklı boyutlarla ilişki kurmaya en yatkın olanı son yıllarda keşfedilmiş olan daha yüksek frekanslı Gama dalgalarıdır. Gerçi hipnozcular daha ziyade düşük frekanslı Delta dalgaları ile çalışmayı sevseler de yine de Gama dalgaları ön plandadır.
    Antik dönemlerde yaşayan insanların genelde sağ beyni kullandıkları ve psişik bilgi ve güçlerinin çok ileri olduğu ve bu nedenle psişik güçlerini kullanarak devasa yapıları yaptıkları ve bugün bizim bilmediğimiz pek çok ileri teknolojilere sahip oldukları hep yazılıp çizilir.
    Sağ beyin ile sol beyni kullanma yeteneği arasında çok ciddi farklar vardır. Sol beyin daha ziyade akıl, mantık ve fen bilgilerine yatkınken, sağ beyin sezgisel yaratıcı ve konsantrasyona müsaittir.
    Bazı araştırma kitaplarında Antik Mısır’da sağ beyinli insanların grup halinde birleşerek beyinlerini konsantre ederek, büyük güçler yarattığını ve bu güçle de 50-60 ton ağrılığındaki taş blokları kuş gibi taşıdıklarını yazar.
    Beyin eyleme karar verip uygulayan bir organ olmayıp, beş duyumuzdan ve kalbimizden gelen mesajlara göre yorum yapıp çalışan bir organdır. Yani beden bilgisayarımızın operatörüdür.
     
  2. Kalp

    Son yıllarda yapılan bir keşifle, kalbin sadece vücudun değişik yerlerine kan pompalayan bir pompa olmadığı, aynı zamanda bir nevi beyin olduğu keşfedildi. Kalpteki bu beyinde 40.000 sinir hücresi (nöron) bulunduğu ve kalp elektromanyetik alanının beyin elektromanyetik alanından 5000 kat daha güçlü olduğu tespit edildi. Bu haliyle kalp insan vücudunun en güçlü elektromanyetik alanıdır. Bütün sezgisel verileri kalp beyinden önce alır. Beyinle koordineli çalışarak, bazı konularda beyine talimatlar vererek bilgilerin dağılımını yapar. Bu nedenle bu düşünce ve dileklerin, isteklerin beyinden önce kalpten başlatılarak, içtenlikle, inanarak istenmesi halinde bunun gerçekleşmesi ihtimali çok daha yüksektir.
     
  3. DNA

    DNA (Deoksiribo Nükleik Asit) Tüm organizmaların ve bazı virüslerin yaşamsal programlarını ve biyolojik gelişmeleri için gerekli genetik talimatları taşıyan bir nükleik asittir.

    DNA molekülleri sarmal şeklinde kıvrılmış iki zincirden oluşmuştur. Yani çift sarmaldır. Kendi kendini kopyalayarak çoğalan DNA yaşamımıza yön veren ve bütün organlarımızın oluşmasını sağlayan en önemli oluşum, bedenimizin bilgisayar programı ve belleğidir.

    Bilimsel tespitlere göre DNA 3.2 Milyar harften oluşmakta olup bu harflerin %8.2’ye tekabül eden takriben 250 milyonu kullanılmakta ve geri kalanının hiçbir işlev görmediği iddia edilmektedir. Yani DNA’nın %91.8’i çöplük olarak vasıflandırılmaktadır. Daha doğrusu bilim, bu kısmı çözemediği için çöplük deyip işin içinden çıkmaktadır. Halbuki başka iddialara göre DNA’nın çöplük denen bu bölümü, DNA’nın elektromanyetik alanını teşkil etmekte ve evrenle tüm ilişkiyi koordine etmektedir. Ancak bilim halen bu konuyu çözememiştir. Son yıllarda bu alan üzerinde çalışmaların yoğunlaştığı ve bazı bulgular elde edilmeye başlandığı söylenmektedir.

    İddia edildiği gibi bu alan çöplük ve buradaki harfler kullanılmıyorsa tanrı neden böyle bir çöplüğü yaratsın? Neden halen kullanılmayan bu harfleri buraya koysun? Eğer bu bölümün sırrı çözülürse, bizim evren ve diğer boyutlarla olan ilişkimiz daha da netleşecektir. Zira evrenin beyniyle, yüksek bilgi merkeziyle haberleşmenin bu bölümde olduğu iddia edilmektedir.


SONUÇ


Bizim evren ve başka boyutlarla ilişkimizde söz sahibi olan bu iki organımız ve DNA oluşumumuzdur. Gerek hayatımızın idamesinde, gerekse evren içinde konumumuzun belirlenmesinde bu üç enerji merkezimiz koordineli çalışmaktadır. Bu enerji merkezlerimizin desteği ve bizim de inanarak ve içtenlikle önce kalbimizden başlayarak talepte bulunmamız ve bu konuda gerekli eğitimleri alarak dalga boylarımızı ve frekansımızı temas kurmayı düşündüğümüz boyutların dalga boylarına ve frekanslarına ayarlayarak, bu boyutlarla temas kurulmasının mümkün olacağı inancındayım. Zira eşit dalga boylarının birbiriyle çakışması, bu boyutlarla temas için bir rezonans doğmasına sebep olur. Rezonansın ortaya çıkması demek, iki varlığın dalga boylarının sürekli olarak birbiri üzerine binerek dalga genliğinin korkunç büyümesi, şiddetinin ölçülemeyecek kadar büyük olmasıdır.

 

Aynı dalga boyundaki cisimlerin etkileşime girerek rezonans yaratmaları çoğunlukla bir yıkıma sebep olabilmektedir. Bunun somut örneklerinden biri dünyaca ünlü Tesla’nın New York’taki laboratuvarındaki yaptığı bir deneydir. Bu deneyde Tesla basit bir vibrasyon cihazını binanın çelik kolonlarından birine bağlayarak cihazı çalıştırır. Cihaz belli bir süre çalıştıktan sonra vibratörün çıkardığı dalgalar ile çeliğin dalgaları birbirinin üzerine yığılarak dalgaların genliği şiddetle büyümeye ve bu büyüme ile önce bina içerisinde sarsıntılar oluşmaya başlar. Vibratör çalışmaya devam ettikçe bina ve daha sonra bütün mahalle deprem sarsıntısına maruz kalır ve bir çok binanın camları kırılır. Halk sokağa fırlar. Ta ki Tesla vibratör cihazını balyozla parçalayıp durdurana kadar bu olay yaşanır.
Rezonansın yıkıcı şiddetinin olmasının yanında, ortaya büyük bir güç çıkarması da bir gerçekti. Mühim olan bu gücün doğru kullanılmasıdır.


Yaşar Özkan
Aralık’2016


 

2016-12-10
Bu yazı 2842 kere okunmuştur.
Adınız :
Yorumunuz :
 *